Feryadım yaşarken ölenler için!..
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Havalar biraz ısındığı için kendimi dışarı attım, doğru balıkçılar kahvesine. Ama bende bituhaf haller, kafamın içinde bir müzik. Vapurda başladı ilk, sonra metroda, insanların yüzüne gülümseyerek bakıyorum. Biliyorsunuz, bu ülkede tehlikeli bir iş gülümsemek, hem insan var, insan var… Bir polis, suratına bakıp gülümsediğin için işkillenip “Devrimci misin lan sen” diyerek gözaltına almaya çalışabilir ya da homofobik birine denk gelirsen yanlış anladığı için kavgaya tutuşabilirsin. Çünkü böyle gözlerinin içine içine bakıp gülümsüyorum insanların, elimde değil. Mahkemeye çıkardıklarında “Hâkim Bey, kafamın içinde bir müzik çalıyor, o yüzden suratınıza böyle gülümseyerek bakıyorum, yanlış anlamayın” demek kurtarır mı beni? En fazla akıl hastanesine gönderirler, hocalarımdan birine denk gelip paçayı kurtarabilirim belki. Bu ihtimal rahatlatıyor beni. Kahvenin önündeki iskelenin bir köşesini balıkçılar, teknelerinin, kayıklarının bakımı için kullanırlar, karaya çekip. Tekneler de, aşklar gibi bakım ister, boya badana, ilaçlama…

Hava güzel diye, Faça Kemal de ahşap kayığını çıkarmış kıyıya, sert bir fırçayla altını temizliyor. Adının Faça olması, koluna attığı façalar yüzünden. Macit Amca, klinik psikolojide doktora yaptığımı bildiği için “Bir konuş şunla, kollarında faça atacak yer kalmadı” demişti de, bir akşam dinlemiştim uzun uzun hikâyesini. Faça Kemal, kahvehaneden çay içmez, beğenmez karbonatlıyı, dalgakırandaki kayaların arasında yaktığı ateşle kaçak çay demler. O akşam bana bir demlik çay içirmişti, öyle pis bakıyordu ki, ikram ettiği her bardağı içmek zorunda kalmıştım. Sonuçta kaçak çay ve sadece demlikten koyuyor bardağa, kafayı bulmuştum tabii… Bir yandan Müslüm Gürses’ten şarkılar söylüyordu ki, özellikle “Yaşarken Ölenler İçin”i dinlerken “Ver bi jilet” diyesim gelmişti. “Ölmeden ölmüşler haberleri yok / Sönmüşler bitmişler çareleri yok / Hayattan kopmuşlar tutanları yok / Feryadım yaşarken ölenler için…” Jiletle faça atınca vücut endorfin salgıladığı için, bir tür bağımlısı olmuştu. Hem bir rütbe gibiydi her çizik, bulunduğu çevrede bir havası vardı. Sonra sonra bıraktı faça atmayı. Bu dünyada herkes anlaşılmak ister, biri yalandan da olsa dinleyince hikâyen anlamına kavuşur. Yeter ki yargılamasın seni, içten olsun dinlerken… Bütün canlıları birbirine bağlayan o görünmez bağı hisseder.

Faça’ya yardım etmek için girdim kayığın altına. Böyle martı ve dalga sesleri, bizim kahvehanenin kedileri, soğuk biraz ısırsa da parlayan güneş… Faça’ya, “Bugün kafamda bir müzik var” deyince, bıraktı elinden fırçayı, “Abi, sen okumuş etmiş adamsın, bir şey mi çektin?” dedi. “Yok” dedim, “kendiliğinden vapurda başladı, bitmek bilmiyor.” Hâlâ gülümsüyordum. “O zaman âşık oldun?” dedi. “Ben hep âşığım zaten, bu başka bir şey” dedim. “Peki nasıl bir müzik?” diye sordu merakla. “Orkestra çalıyor, maestro değil de, çalgılar maestroyu yönetiyor gibi bir şey.” Sonra durdu durdu, “Ultra gerçekçi olmuşsun Abi” dedi. “O ne ya?” diye şaşkınlıkla yerimde doğrulurken kafamı kayığın gövdesine çarptım, müzik kesilecek diye ödüm koptu, ama kesilmedi. “Duymadın mı Abi? Her şeyin içini görüyorsun, zamanı kasetmiş gibi geriye ileriye sarabiliyorsun. Her şeyi çok ama çok ciddiye alınca oluyor bu.”

Gerçekçi, toplumcu gerçekçi, sosyalist gerçekçi, gerçeküstücü, hatta Bolano sayesinde damardan gerçekçiyi biliyordum ama “ultra gerçekçi”yi ilk defa duymuştum. Demek ki böyle bir şeymiş. Müzisyen olmadığım için yapabileceğim tek şey kafamdaki müziğe uygun yazmaktı, o susmadan yazabildiğim kadar. Yine kayaların arasına ateş yakıp teneke sacın üzerine demliği koydu Faça ve ülke gündemi dahil ultra gerçekçi bir sohbete başladık, bir yandan defterime notlar alıyordum. Bir gazete yazarı olarak, gerçekçi olmaktan çıkıp ultra gerçekçiliğe transfer olmamın zamanı gelmişti belki de…

Ultra gerçekçi olmak, insanlarla aramdaki o görünmez bağı hissetmemi sağlamış olabilir, çünkü bir süredir kopuktu. Herkes şunu kabul etmeli artık, bütün bu olup bitenden sonra, yani toplumsal olanla siyasal olanın birbirine iyice karıştığı, biz ve onlar ayrımının antagonizmaya dönüştüğü, kimlik meselelerinin yok sayıldığı bu ülkede, böyle giderse denge ya da huzur, bir hayal olarak kalacak. Eskiden zayıf da olsa, biz ve onlar arasında bir bağ vardı; ama iktidar vargücüyle o bağı koparmaya çalıştı. Çünkü o bağ, siyaseti mümkün kılıyordu, senden farklı düşünen biriyle oturup konuşabiliyordun. Hem bu kamplaşmayla, insanları birbirine bağlayan sınıfsal bağ da görünmezleştirildi, aç açın halinden anlamaz oldu. İllet bir şey bulaştırdılar bu topluma. Müslüm Gürses’in şarkısındaki gibi, ölmeden öldüren bir illet… Biliyor musunuz, asıl tuhaf olan, kafanızın içinde bir müziğin olmaması. Ölünce, bir de ölmeden ölmüşseniz o müzik susar. “Feryadım yaşarken ölenler için!..”