Festival renklendi
DEFNE GÜRSOY DEFNE GÜRSOY
Cannes’da yağmurla birlikte filmlerin üzerine de değişken bir hava çöktü. Vasatın altı ve çok güçlü filmler aynı günde buluştu. Üçüncü gün sabahı, yarışmanın tek İtalyan filmi Matteo Garrone’nin ‘Reality-Gerçek’i merakla bekleniyordu. 2008’de ‘Gomorra’ ile -haklı bir- Büyük Ödül kazanan Garrone, son derece başarılı bir başlangıçtan, hatta ilk yarım saatten sonra, gereksiz uzatmalarla ve senaryodaki ciddi gediklerle izleyiciyi yormaya başlıyor. Filmin başında Garrone, Napoli kentinin üzerinden kuşbakışı başladığı mükemmel bir sekansla bizleri plastikten yapılma toz pembe bir ‘nikâh merkezine’ çekiyor. Ardından aynı yerde evlenen farklı çiftleri  kutlamaya gelen (ve üç dakikalık varlığı için tonlarla para alan) bir ‘reality şov katılımcısının süper star gibi karşılanmasıyla, İtalyan sinemasının eski büyük komedilerine geri döndüğümüz yanılgısına uğradık.

Mütevazi bir Napoli mahallesinde balıkçılık yapan Luciano’nun çocukları bir reality şov (Biri Bizi Gözetliyor’un İtalyan versiyonu) için mahallelerinde yapılmakta olan elemelere katılması için ısrar edince, balıkçı bunu saplantı haline getirir… ve neredeyse iki saat boyunca Garrone, bize bu tarz programların zayıf kişilikler üzerinde yapabileceği hasarı anlatmaya çalışıyor. Dini göndermeler de ekleyerek, televizyonda meşhur olma fikrinin, dinin ve tanrıya inancın yerini alabileceğinin de çok beceriksizce altını çiziyor. Filmden akılda kalacak en güzel sürpriz, Luciano rolünü oynayan Aniello Arena. 2001 yılından beri Pisa’da tutuklu olan Arena, cezaevinde tiyatro yönetmeni Armando Punzo tarafından yirmi yıl önce kurulmuş Compagnia della Forteza’da yer alıyor. Çekimler için cezaevi yönetiminden izin alabilse de, Arena’ya Cannes izni verilmemiş.

BELLİ BİR KEŞİF: BENH ZEITLIN
Resmi yarışma seçkisinin dışında yüzlerce film paralel bölümlerde yer alıyor. Sinema dünyasının tüm yönetmenlerinin rüyası, ana yarışmada yer almak. Ancak diğer bölümlerde sık sık “neden resmi yarışmaya alınmamış?” dedirten ender pırlantalar da çıkar. Bu yıl Belli Bir Bakış’ta yer alan bir ilk film, Amerikalı yönetmen Benh Zeitlin’in ‘Vahşi Güneyin Yaratıkları-The Beasts of the Southern Wild’ filmi bunlardan biri. Aslında sorunun cevabı da belli: Zeitlin, bu yıl Sundance Festivali’nde büyük ödülü almış, almakla da kalmamış, film olay olmuş, bu nedenle de Cannes’da büyük yarışmada olması mümkün değildi.

‘Vahşi Güneyin Yaratıkları’, Louisiana eyaletinde Mississipi deltasının okyanusla buluştuğu yerde alkol bağımlısı ve kalp hastası babasıyla yaşayan 6 yaşındaki bir kız çocuğunun yaşama tutunma öyküsü. Mücadelesi demeyeceğiz, zira adı (genelde köpeklere verilen isim!) Hushpuppy olan kız etrafındaki kapkaranlık tabloya rağmen, daha ziyade yaşamdan, daha doğrusu yaşamından duyduğu mutluluğu yansıtıyor. Annesinin bebekken terkettiği Hushpuppy’yi oynayan Quvenzhané Wallis, yaşına oranla inanması zor performansla tüm filmi sırtlamış götürüyor. Delta kenarında doğayla içiçe derme çatma evlerde oturan insanların sefaletine bir de doğal afet ekleniyor. Babasından ümidi kesen kız ise annesini aramaya koyuluyor. Ve ilginç bir derme çatma genelevde, kendine anne seçtiği bir kadınla yaptığı slow dans boyunca bir tek şeyi hatırlıyor: Kısacık hayatında, ilki doğduğu an olmak üzere, bir elinin üç parmağı kadar kucağa alınmış. Zeitlin’in filmi baştan sona ham meyve kadar zor yutulan bir şiir sanki. Bir ilk filmden beklenmeyen ustalık ve Super 16 ile çekilmiş enfes bir stil, büyüleyici bir sonuç çıkartmış ortaya. Türkiyeli sinemaseverlerin en azından festivallerde görebilmesi ümidiyle...

MUNGIU’NUN BAŞARILI DÖNÜŞÜ
İkinci uzun metrajlı filmi ‘4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün’ ile 2007 yılında Cannes’da Altın Palmiye’yi kazanan genç Rumen sinemasının öncülerinden Cristian Mungiu, üçüncü filmiyle yine resmi yarışmaya davetli. ‘Tepenin Ardında-Beyond the Hills’ ile Mungiu, ilk başarısının tesadüf olmadığını kanıtlıyor. Romanya’yı geçtiğimiz yıllarda sarsan bir üçüncü sayfa haberinden esinlenen Mungiu, iki öksüz genç kızın arkadaşlıktan öte ilişkisinin etrafında sofu bir papazın acımasız gericiliğinin trajik sonuçlarını aktarıyor. Yetimhaneden sonra Almanya’ya temizlikçi olarak giden Alina, hayatındaki tek sevgi kaynağı olan arkadaşı Voichita’yı almaya geliyor. Oysa bu arada Voichita kendini Tanrı sevgisine adamış, bir manastırda rahibe olmuştur. Alina arkadaşının sevgisini Tanrı aşkından dolayı kaybettiğini anladığında, katı ve körü körüne uygulanan dini kuralların altında eziliyor. Öyle ki, papaz ve buyruğundaki rahibeler genç kızın sorgulamalarını ve başkaldırısını alt etmek için, Alina’nın içine şeytan girdiğine kanaat getirip, ölümüne varacak bir şeytan çıkartma ayinine girişiyorlar.

Mungui, ‘Tepenin Ardında’da ‘4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün’de olduğu gibi ‘kötü bir adam’ karşısında iki genç kadın yerleştirmiş. Filmi fazla uzun, fazla dini vs. bulanlar olacaktır. Ancak Mungui gerçekten büyük bir usta olma yolunda olduğunu ispatlayarak, büyük bir film çıkartmış. Alamet-i farikası haline gelen uzun ve geniş planlarının güzelliğine bir de kusursuza yakın bir senaryo eklenince, Mungiu ödül töreninde yerini bizce çoktan hakediyor ve En İyi Yönetmen veya En İyi Senaryo için en ciddi adayların arasına giriyor.