Festivalin en iyisi: Bir Liderin Çocukluğu
TUĞÇE MADAYANTİ DİZİCİ TUĞÇE MADAYANTİ DİZİCİ
Bir çocuğun dünyanın başına tarih boyunca musallat olan faşist liderlerden biri olmaya doğru adım adım nasıl yaklaştığını gösteren bir film

Bir Liderin Çocukluğu (A Childhood of A Leader) ses getirecek filmler yapacak olan yeni bir yönetmeni müjdeliyor adeta. Venedik Film Festivali’nden En İyi İlk Film ve En İyi Yönetmen-Ufuklar olmak üzere iki ödülle dönen filmin yönetmeni oyunculuktan gelen Brady Corbet. Festivalin Uluslararası Bölümünde yarışan, güçlü sinematografisi ve müziğiyle ilk saniyesinden itibaren kişiyi koltuğa mıhlayan bu film bana göre festivalin en iyisi.

Dönüşüm

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Paris’te Amerikan hükümeti adına barış müzakereleri yürüten babası ve otoriter Alman annesi ile yaşayan cüretkar, asi, inatçı, son derece zeki olan yedi yaşındaki Prescott’un büyüme sancılarına tanıklık ediyoruz. Bir çocuğun karakter gelişiminde kilise rahibinden dadısına, anne-babasından aile dostlarına, öğretmenden temizlikçisine kadar, çevresindeki herkesin ne kadar önemli bir ol oynadığını görüyoruz. Yaşadığı evdeki yoğun otoriteye ve yer yer baş gösteren şiddete başkaldırarak gittikçe cüretkârlaşan çocuk Prescott’un yakın gelecekte dünyanın başına tarih boyunca musallat olan faşist liderlerden biri olmaya doğru adım adım nasıl yaklaştığını hissediyoruz.

Uvertür
festivalin-en-iyisi-bir-liderin-cocuklugu-127390-1.
Yönetmen Corbet filmini bir senfoni gibi bölümlere bölmüş. Film öncelikle müthiş müziği ile ilk saniyesinden itibaren farklı bir şey izleyeceğimize dair bizleri adeta hazırlıyor. Üç bölüme ayrılmış olan filmin ilk bölümünde çocuğun kiliseden çıkan cemaate taş atması ve annesinin baskısıyla özür dilemek zorunda kalması; ikinci bölümde Prescott ve ailesinin birbirlerine adeta savaş açması ve Prescott’un kendisini odasına kilitlemesini görüyoruz. Ailesini manipüle edebilme zaferinin ardından üçüncü bölümde ise akşam yemeğinde önemli davetlilerin önünde Prescott’un ayağa dikilmesi ile sona varıyoruz. Corbet senaryoyu on sene önce yazmaya başlamış fakat ilk film olarak çok büyük bulduğu için projeyi bir kenara bırakmış. Seneler sonra tekrardan çekmeye karar vermiş. İyi olacak film kendi yolunu bulur, derim hep! Hikayeye, görüntüye, kurguya yani filmi film yapan tüm unsurlara daha ilk filminde bu denli hakim olan 27 yaşında bir yönetmen pek fazla karşımıza çıkmıyor.

Ben kimim?

Jean Paul Sartre’ın aynı isimli öyküsünden ve öyküdeki Lucien karakterinden yola çıkan daha doğrusu esinlenen filmde bir çocuğun ‘varlık yolculuğu’na daha doğrusu ‘hiçliğinin keşfi’ne şahit oluyoruz. Gittikçe sadistleşen Prescott’un muhtemel oidipus kompleksiyle başlayan hayatında karakterini belirleyen çevresel faktörler değişime uğradıkça kendisi de değişiyor. Sonuçta insan önceden tanımlanmamıştır ve hiç kimse bir kahraman, bir katil olarak doğmaz. Prescott, içindeki nefreti annesinin vasıtasıyla kendince kutsayarak ve bu sayede özsaygısını gün geçtikçe daha da arttırarak, her şeyde kendini esas alıp kendi mantığını merkezde tutarak, benmerkezci faşist bir lidere dönüşüyor.

Daha iyi olabilirdi

Peki Prescott kim? Filmde izlediğimiz bu üç bölümde neler oldu da kendisi bu denli megalomanyak faşist bir lidere dönüştü. Yönetmen bu bağlamda, amaçsız kullanılan diyaloglar yerine, daha işlevsel bazı sahnelerle bizlere biraz daha materyal verseydi hem film çok daha üst düzeye çıkardı hem de unutulmazlar arasına rahatlıkla girebilirdi. Ne yazık ki bu eksiklikleri ve boşluklar dolayısıyla, sadece etkileyici bir film olarak hatırlanacak. İstanbul Film Festivali Uluslararası Ayrışma Bölümünde Altın Lale için yarışan Bir Liderin Çocukluğu filminin ödülü alacağına eminim. Festivalde son gösterimini 13 Nisan’da yapacak olan bu filmi kaçırmayın!

***

Festivalde son hafta
festivalin-en-iyisi-bir-liderin-cocuklugu-127391-1.Şu ana kadar bu festival kapsamında 23 film izlemiş bulunuyorum. Tavsiye edeceğim pek çok film var ancak aralarından gelecek hafta gösterimleri olanlardan ve pek bahsi geçmemiş olan filmlerden birkaç isim vermem daha mantıklı olacaktır.

Mayınlı Bölge bölümünden Lucile Hadzihalilovic´in Evrim (Evolution) isimli farklı filmini tavsiye ederim. Aykırı ve deneysel bir filmin de akıcı olabileceğini ve karanlık bir filmin aynı zamanda güzel de olabileceğini gösteriyor. Konusuna hiç girmiyorum hem içinden çıkamayız hem de filmle ilgili en büyük sıkıntılarımın filmin çok soru yaratıyor olmasında ve yönetmenin bile cevaplara sahip olduğuna emin olamamamda.

Michael Jackson´ın Yolculuğu (Michael Jackson´s Journey from Motown to Off the Wall), Müzik ile uğraşan hiç kimsenin kaçırmaması gereken bir belgesel. Mevzuya hakim insanların Michael Jackson’ın müziğini yorumlamaları ve müzik anlamında son derece detaylı, aydınlatıcı röportajlar ile ilerleyen belgesel benim çok hoşuma gitti. Efsane albüm Thriller öncesi Off The Wall albümündeki parçaları tek tek inceleyen insanlara hayran oldum. Abilerin kafa her konuda çok başka çalışıyor.

İranlı yönetmen Vahid Jalilvand’ın Vicdanın Sesi (Wednesday May 9)
İran sinemasını ve yönetmenlerini kasten abartmayı seven Batı’nın son örneği olduğunu düşünüyorum. Bu filmin nesi çarpıcı bilemedim zaten film İran’dan çok İspanyol sinemasına daha yakın duruyor. Bence izlenecekse bile abartmadan izlenmeli. Bırakın artık abartmaları kabartmaları.