Film değil para makinası
TUĞÇE MADAYANTİ DİZİCİ TUĞÇE MADAYANTİ DİZİCİ
Transformers popüler olduğu için izlenmiyor sadece izlenmeye devam edildiği için popüler. Bu seri izlendikçe çekilecek. Neden sürekli aynı şeyleri izliyoruz ve üzerine para veriyoruz ki?

Transformers filmlerinin hepsini izlemiş hatta bazılarından keyif almış biri olarak söyleyebilirim ki serinin bu beşinci filmi diğer hepsinden kötü çünkü saçmalık boyutu müsamaha gösterilebilecek gibi değil.

Neden bu kadar kötü?
Sorulması gereken soru şu olabilir; serinin yönetmeni Micheal Bay’in filmleri neden kötü? Yönetmenin çektiği her yeni Transformers neden gittikçe kötüleşiyor? Bence her şeyden önemlisi şu; büyük görkemli sahnelerle dolu bu filmlerin sinematografisini algılamak neredeyse imkânsız. Sinematografiyi algılamak için mekânı ve çevreyi algılamak gerek fakat ekrana tam anlamıyla kaos hâkim olduğundan statik olarak mekânlar algılanamıyor. Mekândaki boyutsal algıyı gösteremeyen film strüktürel sistem oluşturmadığı zaman tatsız bir boşluk etkisi meydana getiriyor. Ben bunu yönetmenin küstahlığı ve sinemaya saygıyı boş vermişliği olarak yorumluyorum. Evet, Transformers kafa yormadan izlenen eğlencelik filmlerden ancak Bay’in Transformers filmlerinde ciddi bir ana fikir yoksunluğu var. Kabak tadı veren senaryoları olan bu filmlerde karakter gelişimi diye bir şey zaten hiç söz konusu değil. Feci halde kuru gürültülü olan bu filmlerin kurgusu ise tam bir kargaşa.

Bu sene iyi illuminati yaptı
Autobotlarla, Decepticonların savaşının Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri zamanında başladığına inanabiliyor musunuz?! Film güya robot-uzaylı Transformerslarla ilgili ama değil. Serinin bu filminde İngiliz şövalyelerinden günümüz mason gruplara uzanan bariz övgü dolu göstergeler bu sefer tamamen filmin ana eksenine oturtulmuş durumda. Filmde İngiliz başkanının aslında hiç bir gücü olmadığı net bir şekilde gösteriliyor. Yani İngiltere dolayısıyla dünya menfaatinin tek koruyucusu, her şeyin kaynağı olan mason grubun başındaki adam; Sir Edmund Burton (Anthony Hopkins). Bu arada son zamanlarda İngiliz şövalyeleri, tarikatlar ile ilgili ne çok film izledik di mi? Hollywood bu sene iyi illuminati yaptı; Assassin’s Creed, Mumya ve Kral Arthur: Kılıç Efsanesi filmleri son örneklerinden...

Ürünü yerleştirirken!
Filmin konusunu şöyle saçmalayabilirim; Sir Edmund Burton Megatron’un dünyayı yok etme planını biliyor, Optimus Prime beyin yıkanması veya başka bir sebeple kötü tarafa geçiyor, Megatron’u durdurmak için Karanlık Çağ büyücüsü Merlin’den kalan bir asa gerekiyor, filmin bir yerinde Nazi denizaltısı önemli rol oynuyor. Bu anlattıklarım bile bir şey ifade etmiyor bir de 148 dakika bunu izlediğinizi düşünsenize... Oyunculuklar standart; Mark Wahlberg bildiğin Mark Wahlberg, Anthony Hopkins bildiğin Anthony Hopkins. Filme eklenen sürekli küfreden küçük kız çocuğu var. Sürekli küfrediyor çünkü küfreden çocuk çok havalı bir şey değil mi?! Filmdeki ürün yerleştirmeleri gene çok aptalca. Adeta filmin akışına müdahale edilircesine gözümüze sokulan Wahlberg’in Budlight içtiği sahnede, ‘ürünü kime yerleştiriyorsunuz?’ dedim ve güldüm açıkçası. Film değil sanki para makinası! Çok uzun, süper saçma şeylerle doldurulmuş bu film Blockbuster sinemanın hatalar zirvesinin şekilli anlatımı gibi. Bana kalırsa Transformers popüler olduğu için izlenmiyor, izlenmeye devam edildiği için popüler. Bu seri izlendikçe çekilmeye devam edecek. Neden sürekli aynı şeyleri izliyoruz ve bir de üzerine para veriyoruz ki?

***

‘93 Yazı: Kaçırılmayacak bir film

film-degil-para-makinasi-310005-1.
İyi bir film izlemek istiyorsanız bu hafta Summer 1993 (‘93 Yazı) filmini tercih edebilirsiniz. Katalan yönetmen Carla Simon’un bu otobiyografik filmi Berlin Film Festivali’nde En İyi İlk Film ödülünü aldı. 6 yaşında yetim kalan bir çocuğun yalnızlığını, kafa karışıklığı bu kadar ince ve derin duygularla anlatabilen film zor bulursunuz. Natüralist gerçeklik olarak tanımlayabileceğim bu film özel ilgiliyi kesinlikle hak ediyor. Başroldeki iki küçük çocuk olan Frida ve Anna’nın doğal halleri ve olaylara doğal yaklaşımları beni hayretler içinde bıraktı. Kamera bu doğallığı nasıl yakalayabildi anlamak mümkün değil. Adeta sinemasal bir mucize diyorum ben buna. Bunun yanı sıra filmi hep bir gizli stres altında izledim ve bu bir şey olacak hem de çok kötü bir şey hissi son saniyeye kadar geçmedi. Zaten son sahnede gözyaşlarımı tutamadım... Bir yandan yumuşak ve sıcak yaz görüntüleri eşliğinde bir doğal akış, bir yandan incelikler yüzünden abartılmayan bir dram, bir yandan stres içinde izlediğim bu filmi umarım fırsat bulur izlersiniz.