Filmekimi’nden savaş belasına...
MERYEM KORAY MERYEM KORAY

Bir Filmekimi daha geçti gitti. Aklımda yer eden bir kaç film izleme olanağım oldu. Bunlardan biri, “Ben, Daniel Blake”...
Ken Loach’ın, İngiltere’deki sosyal güvenlik sistemindeki gerilemeyi vurucu biçimde anlattığı bir film... Keşke, üniversiteler, sendikalar gibi sosyal politikadan söz edilen yerlerde, “günümüzdeki sosyal politikaya giriş dersi” olarak gösterilip konuşulsa...
Tabii, bu ülkede sosyal politikanın, “yoksulluğun yönetilmesine” dönüştüğünü bilmeyen yok; o da başka!

Film, yaz boyunca üzerinde çalıştığım ve “sosyo-ekonomik hakların liberalizmle sınavı” gibi bir konuyu ele alan bildiriyle de denk düştü. Bildiri, sosyo –ekonomik hakların liberal düşünce ve liberal demokraside doğdukları; ancak liberal anlayış ve sistemin, hakları yasal olarak kabul etse de, hayata geçmelerine her zaman direndiği; günümüzde ise, küresel kapitalizm ve neo-liberal politikaların egemenliği nedeniyle, bu hakların çok daha büyük bir dirençle karşılaştıkları ve gerilediklerine ilişkin bir tartışma.

Bu çerçevede, özellikle çalışma hakkı, iyi bir iş ve yeterli bir ücret, iş güvencesi gibi ekonomik temelli ve gelir bölüşümüyle daha ilişkili hakların “yok sayılma” durumuna geldiklerini söylemek yanlış olmaz. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi sosyal boyutları daha önde olanların ise, ülkelere göre değişen ölçülerde, ya hak olma niteliklerinin aşınarak piyasalaştıkları, ya da hak olarak yararlanıldığında ciddi bir çöküntü içine girdiklerine kuşku yok.

Bu nedenle, eskiden bireyin içinde bulunduğu durum ve ihtiyaçları çevresinde belirlenen hakların, şimdilerde, bir yandan koşullara bağlandığı, öte yandan bu haktan yararlanacak kişiye bazı yükümlülükler getiren yeni bir anlaşmaya dayandırıldığı, yani hakların nitelik değiştirdiğini görülmekte ki, Daniel Blake filmi tam da bunu anlatmakta.

Blake’in sağlık sorunu var; ama, “çalışabileceği” yolunda bir rapor verildiğinden yardım alamıyor. İşsizlikten sigortasında yararlanmak içinse, haftada 36 saat gibi uzun bir süre iş araması ve bunu kanıtlaması gerekmekte; zaten iş de yok! Sosyal güvenlik sisteminde çalışanlarsa bu çelişkili duruma oldukça ilgisiz; kendilerine öğretilen prosedürleri takip etmek ve papağan gibi ezberlenmiş lafları tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyorlar!

Yani, insanı çıldırtacak bir durum! Blake de çıldırıyor. Onu dinlemeye başlayıp çözüm umudu doğacak gibi olurken de kalpten gidiyor. Hem Blake hem sosyal güvenlik sistemi için kurtuluş demek mümkün tabii!

Bu ve benzeri kişisel dramlarla çaresizliklerin, daha birçok ülkede ve birçok kişi açısından yaşandığını biliyoruz. Hakların var gibi görünüp yok oldukları çağımızın bir gerçeği de bu!

Daha ilginç olansa, bunları konuşamıyoruz bile... Ya da bunlar, arka sayfalarda yer alan “garibanların” hikayelerinden öteye gidemiyorlar!

Bırakınız, bu gibi dertlerle uğraşan biçare vatandaşı, sendikalar bile sosyal devletten, sosyo-ekonomik haklardan söz etmeyi unutmuş durumdalar! Ancak onlar bunu unuttukça, “kiralık işçilik” gibi daha ne belalar onları bekliyor; farkında değiller! Ya da farkındalar da, siyasetsiz sendikacılık yapmaya uğraştıklarından ellerinden başka bir şey gelmiyor!

Sade vatandaş ise, bir taraftan tüketim toplumuna kapılıp gitmiş, marka değilse çakma peşinde; öte taraftan yaşadığı karmaşa nedeniyle gerçeklerden kaçma ihtiyacıyla diziler gönülmüş durumda!

Alan da kurtlara kalmış yani!

O nedenle, TUİK verilerine göre, “ne eğitim gören ne çalışan, 15-29 yaş grubundaki gençlerin sayısının son bir yılda 118 bin kişi artarak, 5 milyon 339 bin kişiye yükselmesi de” kimseyi pek ilgilendirmiyor!

Bir de, haklara değil himmet ve lütfa bağlanan, yardımlara alıştırılan bir halk varsa ve yardımlar iktidarla vatandaş arasında alış-verişe dönüşmüşse, bireysel çaresizlikleri toplumsal çaresizliklere ve toplumsal tepkilere, bunun getireceği siyaset değişikliklerine dönüştürmek hepten zor!

Öte yandan, ülke olarak, OHAL, KHK derken başkanlık sistemi, işten alınan yığınlarla insan, tutuklanan gazeteciler, allak bullak olan eğitim sistemi, elden giden laiklik, kalmayan hukuk güvencesi gibi sorunlarla bunaldığımızı da yadsıyamayız. Arka arkaya gelen öyle toplumsal depremler yaşamaktayız ki, başka bir şey düşünecek halimiz kalmıyor.

Bir bakıma, hem küresel kapitalizmin hem hegemonik dünya düzeni için daha uygun bir kıvama geldiğimiz düşünülebilir! Yani, Erdoğan ne kadar Batı’ya kafa tutarsa tutsun, modernleşme yolunda ve demokrasi, hukuk devleti, laiklik, sosyal devlet gibi ilkeleri kabul edip uygulama çabasına giren bir ülke yerine, kimliğiyle, sistemiyle, bölünmüşlüğü ve çatışmalarıyla Ortadoğulaşan bir ülkenin “idaresinin” daha kolay ve daha kazançlı olacağına kuşku yok!

O yüzden, en iyisi, Musul’u konuşalım! 36 ülkenin bir araya geldiği koalisyonu konuşalım; “alanda da masada da olacağız” diye haykıralım; Musul’un geri alınması sonrasında nasıl paylaşılacağını hesabını yapalım! Belki bize de bir şeyler düşer; Ne de olsa Osmanlı ahfadıyız!