Finansallaşma...
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
Kârların üretim sürecinde değil; doğrudan sömürü olarak adlandıracağımız kişisel gelirden devşirilmesini hedef alan finansal kurumlar...

Kârların üretim sürecinde değil; doğrudan sömürü olarak adlandıracağımız kişisel gelirden devşirilmesini hedef alan finansal kurumlar, giderek kârlarını; konut, tüketici kredileri, emeklilik, sağlık, eğitim gibi alanlar için bireylere borç vererek sağlıyorlar. Bu, kapitalizmin yeni çıkış noktasıdır....

Marx, finansın hem “peygamber” hem de “dolandırıcı” olduğunu söyler. Çünkü finans marifetiyle kapitalizm daha hızla genişler, ama aynı zamanda krizlerin kaynağını da finansta aramak gerekir.
Bankacılık sektörü sayesinde bazı kapitalistler hemen yatırıma dönüştüremeyecekleri kârlarını tasarruf ederler, başkaları ise sahip olmadıkları kârlarla yatırım yaparlar. Bu bilinen şema. Halbuki kapitalizmin finansallaşmasıyla, finans ekonomik ve toplumsal yaşamın tüm dokularına nüfuz etmeye başlar. Bu mekanizmayı Marksist iktisatçı Costas Lapavitsas şöyle açıklıyor:
Finans sistemi, kâr kaynağı olarak işçilerin ve geniş halk tabakalarının, yani bireylerin kişisel gelirlerini hedef almaya başladı. Bu, kapitalizmin yeni çıkış noktasıdır. Kârların üretim sürecinde değil; doğrudan sömürü olarak adlandıracağımız kişisel gelirden devşirilmesini hedef alan finansal kurumlar, giderek kârlarını; konut, tüketici kredileri, emeklilik, sağlık, eğitim gibi alanlar için bireylere borç vererek sağlıyorlar. Finans, kendini değişik toplumsal hizmetlerin kamusal temini yerine ikame etti. Bu işi de çok kötü yaptı; sadece günlük eşitsizlikler ve etkinsizlikler anlamında değil, neden olduğu dev kriz ve birçok insanın yaşamındaki korkunç etkiyle.
Küreselleşme karşıtı hareketin önemli isimlerinden Walden Bello da, 1945’ten 1975’e kadar süren Çağdaş Kapitalizmin Altın Çağı’nın sona ermesiyle düşük büyüme ve yüksek enflasyonun bir arada baş gösterdiği stagflasyon olgusu karşısında sermayenin aşırı üretime karşı üç kaçış yoluna sarıldığı saptamasında bulunuyor: neoliberal yeniden yapılanma, küreselleşme ve finansallaşma. Neoliberalizmde devlet, sermayenin önünde ayak bağı olmaktan çıkacak, gelirin yoksul ve orta sınıflardan zenginlere doğru aktarılmasıyla, zenginler yatırım yapmak ve ekonomik büyümeyi yeniden ateşlemek için motivasyon kazanacaktı.
Küreselleşme ise, yarı-kapitalist, kapitalist olmayan ve kapitalizm öncesi mekânların küresel piyasa ekonomisine hızla entegrasyonuydu. Bu entegrasyon, ticaretin liberalizasyonu, küresel sermayenin akışkanlığı ve yabancı yatırımların önündeki engellerin kaldırılmasıyla başarılacaktı.
Neoliberal yeniden yapılanma ve küreselleşmenin aşırı üretim sorununa getirdikleri sınırlı çözüm, sermaye stratejisi açısından finansallaşmaya daha önemli bir misyon yükledi. Finans sektörü, yaratılmış olan değerden kar sızdırma işini üstlenecekti. Özellikle 2001–02 resesyonundan sonra ABD Merkez Bankası’nın faizleri %1’e kadar çekmesi, varlık fiyatları enflasyonuna, hisse senetlerinin, tahvillerin bu arada “emlak” fiyatlarının “değerlerinin çok üstüne” fırlamasına yol açtı.
1990’lardan itibaren finans sektörü karları giderek GSYİH içinde daha çok yer tutmaya başladı. 1994’te %1,5 dolayındaki bu oran, 2000’de %2’ye, 2006’da ise %3,7’ye sıçradı. Bu noktada şirket karlarının % 40’ı finansal sektörden kaynaklanıyordu. Diğer bir ilginç istatistik ise, 2007 Haziran itibariyle ABD’de bireylerin gelirlerinin %19,3’ünü, yaklaşık beşte birini, geçmiş borçlarının servisi, yani anapara ve faiz ödemeleri için ayırmasıydı.
Finans sektörünün kendisinin bir kâr alanı haline gelmesi, mal ve hizmet üretimi ile dağıtımından kopuk bulunduğu anlamı taşımıyordu. Aksine, kapitalist üretimin aşırı birikim / eksik tüketim krizlerini aşmakta, daha doğrusu bugün yaşadığımız gibi şiddetli bir krize dönüşmesini ertelemekte finans sektörü başrolü üstlenmişti. Şöyle ki, kredi kartları ve tüketici kredileri, özellikle bozulan gelir dağılımından bitap düşen orta / orta-alt sınıflara gelirlerinin üzerinde bir harcama yapma, dolayısıyla talep yaratma fırsatı vermişti. İkincisi, borsaların yükselmesi ve emlak fiyatlarının katlanarak artması, insanlarda “refah etkisi” olarak adlandırılan “durduğum yerde zenginleşiyorum” yanılsaması yaratmış, giderek onları daha “cesur” bir tüketici haline getirmişti. 2005–07 arasında dünya ekonomisinin tatminkâr bir büyüme sergilemesinde bu psikolojinin de ciddi etkisi bulunduğu söylenebilir.
İsterseniz, önümüzdeki haftalarda “finansallaşma” olgusuna yeniden dönmek üzere, sözü, geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Marksist İktisatçı Andrew Glyn’e bırakalım:
Tüketici ve konut kredilerinin gelişimi, kitlesel tüketimi, “işçiler kazandığını yer” sloganıyla ifade edilen kadim bütçe kısıtından kurtarmış görünüyor. ABD’de 1990’ların “yeni ekonomi” genişlemesinin çarpıcı başarısının ardında finansal piyasalar var. Onları maliyetleri kısmaya ve kısa vadeli karları maksimize etmeye zorlayarak, şirket yönetimleri üzerindeki kontrolleri sıkılaştırdılar. Uluslar arası finansal akımlar da bir ülkenin yatırım oranını tasarrufların getirdiği sınırlardan kurtarma müjdesi verdi. Giderek incelen finansal enstrümanlar, hedge fonların ve diğerlerinin getiri ile riski giderek daha ayrıntılı bir biçimde parçalamasına olanak tanıyor, en bıçkın yatırımcılara mevcut karlılığının ötesinde kârlar vaat ediyor.

***
Devrim, hem de gezegen çapında
Çocukluğumuz, “yerli malı yurdun malı her Türk onu kullanmalı” teranesi altında “yerli malı” haftaları kutlayarak geçti. Yine de yemeğin üstüne büyüklerimiz bol köpüklü kahvelerini höpürdetmekten geri kalmaz, bize de kahve tabağında tattırmayı ihmal etmezlerdi. Arada bir Hindistan cevizi, kırmızı mum kaplı Hollanda gravyer peynirinin eve girdiği bile olurdu. Derken 70 cente muhtaç olduğumuz günler geldi, kahve zevki ya menengiç kahvelerine devroldu, ya da bol demli çaya fit olundu. Zamanla, çivi çiviyi söker hesabı dış ticarete serbestiyet getirildi, Özal döneminde ihracat hamlesine girişildi, Çikita muzları arz-ı endam etti.
Bu kısa özet nostalji sevdamdan değil, “yerli malı kullanmanın” yeniden “in” haline gelmesinden, hem de bu trendin merkez üssünün “Avrupa” olmasından kaynaklanıyor. Hani Gümrük Birliği anlaşmamız bulunan Avrupa İspanyol sanayi bakanı Miguel Sebestian halkı, “yurtsever alışverişe” davet etti. Fransız hükümeti otomotiv endüstrisine 6 milyar avro destek verirken, “sakın haa istihdamı ve üretimi dışarıya kaydırmayın!” diye şart koşuyor. Bizim derdimiz değil ama, bu arada AB’nin rekabet kurallarının her gün çiğnendiğini hatırlatmaya bile gerek yok sanırım.
Sadece Avrupa’da mı, belki de hepsinden önemlisi Obama’nın meşhur 800 milyar dolarlık kurtarma paketine Temsilciler Meclisi, “Amerikan malları al” şartı ekliyor. Malezya hükümeti ilk önce yabancı işçileri kapıya koyma talimatı veriyor. Brezilya, imalat sanayinde gümrük tarifelerini yukarı çekiyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün, ama özeti, tüm dünyada “korumacılık” rüzgarları esiyor.
Dünya Bankası tahminleri, dünya ticaretinin bu yıl %2 daralacağına işaret ediyor. IMF’ye göre ise, %2,8’lik bir düşüş gerçekleşecek. Bu, dış ticarette son 50 yılın ilk negatif büyüme istatistiği. Genelde dünya ticareti küresel büyümenin iki katı bir ivmeye sahipti. Örneğin, 2006 ve 2007’de dünya ekonomisi %3,5 ve % 3,4 büyürken, ihracat %  8,5 ve % 6,0’lık bir sıçrama göstermişti.
Dünya ticaret sisteminin ne kadar adaletsiz olduğunu tabii unutmadık. 60 yıldır dünya ticaret sistemi zenginlerin malları için gümrük tarifelerini aşağı çekerken, yoksul ülke ürünlerine korumacılık uyguladı. Bu nedenle, bir yandan zenginlerin karşılık beklemeden gümrükleri indirmesini talep ederken, öte yandan korumacılığın dünyada daha fazla yoksulluk, daha kötü bir gelir dağılımı anlamına geldiğini de hatırlatmaktan geri durmayalım.
Nitekim 29 bunalımının acı hatıraları, kriz ortamında korumacılığın nasıl bir felaket olduğunun somut kanıtı. 1930 Haziran’ında, Wall Street depreminden 9 ay sonra, Amerikan Kongresi kötü bir nama sahip Smooth-Hawley yasasını geçirerek, 20 bin üründe gümrük tarifelerini şiddetle yükseltir. Kısa sürede dünya ticareti üçte iki daralır, 50 milyondan fazla insan işini kaybeder.
Peki çözüm ne? İsterseniz cevabı International Viewpoint’in şubat sayısında Jim Porter müstear ismiyle yazar ekonomiste bırakalım:
Belli burjuva ve reformist politikacıların iddialarının aksine, korumacılık kapitalizmin krizine bir cevap değildir. Olsa olsa ulusal sermayenin emperyalistler arası rekabete cevabıdır. Geçmişte olduğu gibi, kapitalizmin krizi sermayeler arası rekabeti politik çatışmalara, hatta savaşlara dönüştürebilir.
…İnsanlığın geleceği ne sermayenin uluslararası genişlemesine (neo-liberalizm), ne de ulusal düzeyde güçlenmesine destekte, sermayenin tümüyle başımızdan defedilmesinde yatar. Mal ve hizmetlerin, üretimi olduğu gibi dağıtımı da sermayenin birikim dinamiklerine değil, insanlığın ihtiyaçlarına cevap vermelidir. Sadece gezegen çapında bir sosyalist devrim mal ve hizmetler alanı da dâhil, tüm yaşam alanlarında işbirliği ve dayanışmanın hayata geçirilmesine olanak verecektir.

***
Krizde kadınlara görev emri
BİLİNDİĞİ gibi, geçtiğimiz hafta açıklanan kasım ayı verileri, işsizliğin 645 bin artarak, 3 milyon sınırına dayandığını ortaya koydu. Böylelikle resmi işsizlik oranı %12,3’e ulaşmış durumda. Gelgelelim bu oran bile, artık umudunu yitirip iş aramayı boşa kürek çekmek kabul eden, sayılarının 2 milyona yaklaştığı düşünülen yurttaşlarımızı, 800 bin civarında yarı zamanlı çalışanı içermiyor. Buradan, topyekun işsizlik oranının %25’i aştığını söylemek mümkün. TUİK’in Kasım rakamları Ekim-Aralık arası üç ayın ortalamasını yansıtıyor. Demek ki krizin daha az hissedildiği Ekim bir sonraki istatistiklerden çıkınca, daha vahim bir tabloyla karşılaşacağız.
İşgücünün 2008 Kasım’ında 24 milyon 310 bine yükseldiğini, bir yıl öncesine göre 1 milyon 93 bin artış kaydedildiğini gözlemliyoruz. İşgücüne katılma oranı özellikle kadınlarda 2 puan artışla yüzde 25,4 oldu. Demek ki 1 milyondan fazla yurttaşımıza iş bulma zorunluluğu var. Kriz dönemlerinde istihdam denince, ister istemez akla ilk kamu geliyor. Tüm dünya Keynesyen önlemleri tartışıyor. Bu tip uygulamaların köşe taşlarından biri, kamunun altyapı yatırımlarına ağırlık vermesi, dolayısıyla bünyesindeki istihdamı artırması. Bütçe harcamalarındaki artışların da eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi sosyal hizmetlere yönlendirilmesi de yine kamu istihdamı demek. Ne var ki, açıklanan rakamlar 2008’in son çeyreğinde artmak bir yana, kamu istihdamının, sembolik de olsa daraldığını gösteriyor. Diğer bir deyişle, emekliye ayrılanların yerine aynı sayıda yeni eleman alınmıyor.
Kadınların işgücüne katılma oranı yüzde 25,4 demiştik. Bu tabii ki çok düşük bir düzey. Ama 2 puanlık bir sıçrama, iş arayan kadınların sayısının %10 artması demek. Aslında, 1994 ve 2001 krizlerinden aşina olduğumuz bir olgu bu. Eşleri veya haneye ekmek getiren erkekler işsiz kalınca, yahut ücretinde düşüş ya da tahsilinde zorluklar ortaya çıkınca, kadınlar can havliyle işgücü piyasasına dalıyor, çoğunlukla kölece ücretlere talim ederek ailenin bu en sıkıntılı dönemi atlatmasına karınca kararınca katkıda bulunuyor. Koşullar “normale” dönünce de evin yolunu tutuyor.
Bilindiği gibi, işsizlik verileri, ihracat ve kapasite kullanım oranlarından sonra açıklanıyor. İhracatta Ocak 2009 rakamları, 2008 Ocak ayına göre %27,9 geriledi. Değişim sektörlere itibariyle şöyle gerçekleşti:

Değişim %
Hazırgiyim ve Konfeksiyon -19.60
Taşıt Araçları ve Yan Sanayi -53.24
Demir Çelik Ürünleri -0.03
Kimyevi Maddeler ve Mamulleri -45.34
Elektrik-Elektronik -23.80


Aralık ayında kapasite kullanım oranı da, Kasım’daki yüzde 72,9’dan yüzde 64.7’ye kadar indi. Tüm bunlar önümüzdeki aylarda çok daha vahim bir işsizlik tablosuyla karşılaşacağımızı ayan beyan gösteriyor. Nitekim Aralık ayında İŞKUR’a başvuranların sayısında rekor bir artış, tam yüzde 473’lük bir patlama ortaya çıkmış. Haklı olarak, “yahu bunları zaten biliyoruz!” diyebilir. İşte sorun da tam burada değil mi?
İşsizlik gibi bir sorun var memleket sathında,
Hükümet dışında herkes onun farkında.