“Firen” ve denge
HARUN TEKİN HARUN TEKİN

Fantastik bir Pazar’dı. Yeni medya dedi ki,imdat frenini geziciler çekmiş, Marmaray ondan bozulmuş. Derken, en neşeli vekillerimizden biri 2011 Van depremi sonrası çekilmiş bir fotoğrafı “CHP’nin tüp kuyruğu” diye paylaştı. Ve ardından sempatik anayasa profesörü Burhan Kuzu da şu tweet’iyle çıkageldi: “Marmaray’a Gezi sabotajı: Sürekli imdat firenini çekip vatandaşı perişan ediyorlar. Anadoluda bu tipler için iyi şey söylemezler. Ne derler?” (imla yazara ait).

Fren kavramı, taşımacılık dışında da kullanılıyor. Demokrasilerde iktidarın gücünü sınırlayan mekanizmaları tarif eden “fren ve denge” ile ilgili Emin Dedeoğlu şunları yazmış: “Anayasa’da yazılı bireysel özgürlüklerin yanı sıra yargı, temel ‘fren ve denge’ (F&D) rolü oynar. Son yıllarda basın da bir F&D unsuru olarak sayılmaktadır. Bir kurumun F&D rolü oynaması temelde o kurumun (idari ve mali) bağımsızlığı ve anayasal yetkileri ile doğrudan ilgili bir meseledir”.

Tıpkı Burhan Kuzu gibi bir anayasa hukukçusu olan İbrahim Kaboğlu’ysa 2010 referandumuyla hayata geçen anayasa değişikliklerini fren ve denge açısından şöyle değerlendirmişti: “Kamu Denetçiliği Kurumu (KDK) başdenetçisi, TBMM tarafından basit çoğunlukla seçilebilecektir. Yeniden yapılandırılan AYM ve HSYK’nın oluşumunda (…) sınırlı olarak da olsa TBMM’ye yer verilmiş olmakla birlikte, burada ‘Cumhurbaşkanı ve Hükümet’ olarak Yürütme organı belirleyici konuma getirilmiştir. Bu yeni düzenleme, 1982 Anayasası’nın çerçevesini çizdiği, önce yürütme, sonra yasama, yargı ise en sonunda şeklindeki sıralamayı yürütme organı lehine daha da pekiştiriyor”.

Darbenin 30. yıldönümünden beri yayında olan ileri hukuk düzenimizde tam da “yargıya gerekeni söylemek” revaçta olmuş ve gazeteler de gerektiğinde aynı manşetle çıkacak kadar özgürleşmişken, Gezi Direnişi patlak verdi. Bu direniş, pek çok siyasetçinin – sadece – yurt dışı temaslarında vurguladığı gibi gerçekten de “demokrasimizin” ne kadar gelişkin olduğuna dair bir işaret, bir gurur vesilesi olabilirdi: ölenler, gözünü kaybedenler ve bunlar hiç olmamış gibi davrananlarla toplumu ortadan ikiye bölmeye kalkanlar olmasaydı. Bunlar olunca da, toplumun önemli bir kesiminin “fren ve denge” ihtiyacını ifade edişi, ülke içinde kimilerince “bizi yok etmek isteyen çapulcuların darbe teşebbüsü” olarak anlatıldı. Çünkü öyle büyük, kontrol edilmesi teklif dahi edilemez bir güç vardı ki ortada, bu ne cüretti?

Marmaray meselesi işte bu anlatıyı yeniden üretmek için çok kullanışlı. Hizmet üretmekten başka derdi olmayan bir siyasi iktidar; ve sırf ona kötülük olsun diye, kendi kötücül kehanetlerini haklı çıkarmak için organize bir şekilde imdat frenine basıp sorun çıkaran Geziciler. Başka bir deyişle, başını inşaat sektörünün çektiği bir büyük kalkınma hamlesine (TOKİ, Topçu Kışlası, AVM’ler, 3. köprü, 3. havaalanı, Kanal İstanbul, sayısız HES, Marmaray) bunu yürüten güce kafa tutarak engel olmak isteyen geri kafalılar (TMMOB, çapulcular, Geziciler, solcular, koyun güdemeyenler).

Peki biz niçin bu haldeyiz? “Ağaç bahanesiyle Türkiye’yi yakıp-yıkan provokatörler şimdi de imdat frenlerini hedef aldı.” şeklinde başlayan bir haber nasıl mümkün olabiliyor? Benzer sorulardan yola çıkan “Türkiye neden garip bir ülkedir?” adlı nefis makalesinde Esen Çağlar, BM İnsani Kalkınma Endeksi verileri ışığında zihin açıcı bir analize imza atmış: “Bizle benzer zenginlikteki ülkelere kıyasla çok daha az eğitimliyiz. Bizle aynı eğitim düzeyindeki ülkelere kıyasla neredeyse üç kat daha zenginiz. Ve son yarım yüzyıldaki kentleşme hızımızla dünya altıncısıyız. Sonuç? Evet, biz garip bir ülkeyiz. Garipliğimizin kaynağı da, insanımıza yatırım yapmak yerine şehirlerimizin taşı toprağına yatırım yapmayı seçmiş olmamız.”

Freni patlamak sözünü de aklımızın bir köşesinde tutarak soralım o zaman: sakın ülkeyi yangın yerine çevirmekle, meşru hükümeti düşürmeye kalkmakla ve son olarak da Marmaray’ı sabote etmekle suçlanan insanlar, zenginliğine göre çok cahil bir toplumun gelir düzeyine göre çok eğitimli gençleri olmasın? Hal böyleyse, onlara kulak vermek bütün ülkeyi şantiyeye çevirmekten daha “kârlı” bile olabilirdi; fren korkusu vicdanları kör, sahibinin medyası da kulakları sağır etmiş olmasaydı.