Fısıltı Medyası ve meşruluk
MELİH PEKDEMİR MELİH PEKDEMİR

Reis’in ve örgütü AKP’nin seçimden söz etmesi aslında ne anlama geliyor? Her halde demokrasiye inanıp güvendiklerine değil. Madem çok güçlü görüyor kendisini, niye seçime gerek duyuyor? Seçimden vazgeçse ne olur?

Demokrasiye inandığı için seçim yapmıyor elbette, peki ama ne?

Seçim ne?

Ancak iktidarın niyetini okuyanlar bu sorunun cevabını ve muhalefetin manifestosunu yazabilir. Öyle gizli bir niyeti filan da yok, her şeyi alenen yapıyor, faşizmi de açık, her bir şeyi de… İşin aslı şudur ki Reis iktidarda kalmak için seçimi bir kez daha kazanmak istemiyor, seçimi bir kez daha kazanmış gibi yaparak muhalefetin işe yaramadığını ispatlamak istiyor.

Yani kendini meşrulaştırmak mı istiyor? Aslında bildik anlamda meşruiyet gibi bir dertleri de yok ve zaten bildik anlamda meşrutiyete hiç tahammülleri yok. Dolayısıyla yedikleri her yeni halt karşısında “aa ama bu faşizm!” demenin de artık pek bir manası yok.

Nedir meşruluk/meşruiyet?

Müesses nizamı, devleti ele geçirene dek meşruiyete, yani rıza ve şiddet denkleminde rızaya da önem vermişlerdi. 15 Temmuz sayesinde devleti ve her şeyi ele geçirdikleri zannına kapıldılar iki yıldır. Ama toplumun tamamının ele geçirilmesi mümkün olmadığından, rızanın yerini giderek şiddet aldı.

Oysa vakti zamanında İngiliz filozofu John Locke, “yönetilenin rızası siyasi meşruiyet sağlar” demişti. Siyaset biliminde meşruiyet, otoriteyi kullanma hakkıdır ve bu hakkın kullanımının kabulüdür. Şimdi Türkiye’deki otorite, iktidara itiraz eden yüzde 50 ve fazlası üzerinde acımasızsa kullanılıyor.

Tarihte görülmüştür ki rejimler meşruiyeti farklı yerlerden de alırlar. Antik Mısır’da MÖ 3 bin yılından itibaren Firavun (tanrı-kral) hükümranlığının meşruiyeti Osiris’in oğlu tanrı Horus sayesinde sağlanmaktaydı. Antik Çin’de MÖ 1046 yılında Zhou Hanedanlığı meşruiyetini göklerden alıyordu. Laiklik akımından önce Hıristiyan krallar da Roma Katolik Kilisesi eliyle ilahi bir meşruiyete sahip olurlardı. İslamiyet’teki Hilafeti biliyorsunuz zaten. Şimdi de Türkiye “Allah’ın izniyle” yönetiliyor.

Faşizmlerde meşruiyet seçmende değildir; ırktadır, dindedir, mezheptedir. Rıza göstermeyene şiddet uygulanır. Gayrimeşru yönetimler, yönetim tarzlarının toplumun çoğunluğu tarafından uygun görülüp görülmediğiyle ilgilenmezler.

Führer, Duçe, Reis… Hep tektir. Tek adam, o rejimin ta kendisi gibi görünür, lakin ardında güçlü ve sömürücü hâkim sınıf desteği şarttır. Başta yasama, yürütme ve yargı olmak üzere rejimin tüm kurum ve kuruluşları, yetkilerini artık tek adama devretmiştir. Burada hep akılda olan kaygı, süreç tıkır tıkır işlese bile, tek adam bir şekilde ‘gittiğinde’ yerine kimin geleceğidir, nitekim geçenlerde Bilal Erdoğan da bunu akla getirmiştir.

Evet, baskılar peş peşe gelince rutinleşiyor. Rutine alışmamak, teyakkuz halinde olmayı sürdürmek tek çaredir. Bakın işte üvey ana muhalefet lideri şimdi de şeyhülislamlığa soyundu, dinin güncelleşmeyeceği fetvasını verdi.

Tıpkı üvey ana muhalefet lideri gibi bir de üvey anaakım medya vardı, Saray rejimi onu da ilga etti. Ama bütün manevralarına rağmen iktidarı kaybetme ihtimali çok fazla ve korkutucu. Ortadoğu, dolar vb karşısında, ittifak, seçim hilesi, internet denetimi ve Doğan grubu operasyonuyla aslında artık hep kısa vadeli çözümlere bel bağlamış durumda ve aslında zamanla yarışıyor.

Bugüne dek bazı şeyler mış-gibi gidiyordu. Yargı varmış, laiklik varmış, havuz dışı medya varmış gibi. Şimdi dır-dır diye gidecek: Yargı bizimdir, devlet bizimdir, medya bizimdir, seçimler kazanılacaktır!

Oysa bilhassa kadınların, gençlerin taleplerinin sahici meşruiyetini bastıramıyorlar. Büyük şehirlerdeki laik yaşam özlemi meşruiyetini bastıramıyorlar. İşte böyle bir gidişatta, son söz söylenmemiştir. Şimdiden gayri meşru hale getirdikleri seçimlere giden yolda, kadınların, gençlerin, laiklerin son derece meşru talepleri için itirazları seçimlerden daha da önemlidir. ‘Seçim çalışmasını’ siyasi gerçekleri açıklama kampanyası olarak sürdürmek, gayri meşru iktidar karşısında muhalefetin meşruiyetini çoğaltarak, “kazandım” dese bile kazandığına pişman edecek bir barikat kurmak, önümüzdeki acil görevdir.

Varsın medyanın yüzde doksan beşini ele geçirsinler, BirGün ve diğer birkaç muhalif basının her haberi artık en büyük tirajlı Fısıltı Gazetesiyle yaygınlaşır. Varsın interneti de kapatsınlar, biz kendi VPN’imizi kurarız, kurmalıyız. Daha önce de yazmıştım, internet madem bir ağ sistemi, enterkonnekte bir sistem, biz de internetsiz sosyal ağ sistemindeki VPN’imizi kurarız. Evler, sokaklar, mahalleler, şehirler de kapatılamaz ya… Denizdeki dalgaları, esen rüzgârları durduramazlar, evden eve sokaktan sokağa, şehirden şehre enterkonnekte direnişi engelleyemezler. Yaşama hakkı gasp edildiğinde hayatta kalmak için direnmek meşrudur.

Çünkü iktidar ayan beyan gayri meşrudur ve buna karşı her muhalefet biçimi son derece meşrudur.

Böyle gitmeyecek elbette… Bir şey olacak ama ne?

İşte o ‘Ne’ sorusunun nesnesi değil öznesi olmak gereken tarihsel bir momentteyiz.