Fıtratınızı nasıl alırdınız?
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Doğayı ve kendini çökertmeye çalışan kapitalist bir bireyin ortaya çıkışı. Fıtratınızı nasıl alırdınız? Normlu mu olsun yoksa normsuz mu?

Fıtratınızı nasıl alırsınız? Sıcak ya da soğuk? Filtre kahveme biraz süt istediğimde, sütünüz sıcak mı yoksa soğuk mu olsun sorusu ile sık sık karşılaşıyorum. Ama fıtratımı kimse sormuyor bana. Bu soruyu biraz geç sorduğumun farkındayım. Annenizin dölyatağının sıcaklığı toplumsal cinsiyetinizi belirlediği için gecikmiş bir soru olarak kabul edin bunu. Gelişiminizin erken bir döneminde sıcak ya da soğuk olarak almışsınız zaten fıtratınızı;  artık yapacak bir şey yok. Bir kez fıtratınız sıcaklığa göre belirlendikten sonra bunu değiştirmek elinizde değil ve fıtratınıza göre yaşamak zorundasınız. Özcü bir yaklaşımla, doğası doğum öncesi belirlenmiş varlıkların toplumsal yaşam içindeki konumları ve rolleri de sabitlenmiş oluyor böylece. Bundan sonra başınıza ne geldiyse fıtratınızdan gelmiştir. Varoluşçuların insanın sabit bir doğası olmadığı, kendi eylemleriyle kendini biçimlendirebileceği yönündeki itirazları da para etmiyor; doğaları sabitlenmiş varlıklar iktidarın elinde bir oyuncağa dönüşüyorlar.

SICAK ERKEK, SOĞUK DİŞİ
Antik Yunan’da yaşasaydık bedenlerin sıcaklığına dayandırılan fıtratı kabul edecek ve yaşamımızı bu fıtrata göre sürdürecektik. Ceninin cinsiyetinin, dölyatağında maruz kaldığı sıcaklığa bağlı olarak erkek ya da dişi olduğuna inanıyorlardı.  Dölyatağı yeterince sıcaksa erkek, soğuksa dişi oluyordu. Ve toplumsal konum ve işlevleri bu beden sıcaklığına göre belirleniyordu.  Beden ısısı kavramı Yunanlılardan çok önce Mısırlılar, hatta Sümerler tarafından icat edildiği biliniyor. Ama Yunanlılar bu kavramı toplumsal hayatla bütünleştirerek geliştirdiler. Beden sıcaklığına bağlı olarak çok kadınsıdan çok erkeksiliğe uzanan bir skalada yer aldığınızda toplumsal hayattaki konumlarınız ve rolleriniz de önceden belirlenmiştir. Sıcak bedenlere sahip erkekler, toplumsal yaşamın her alanında boy gösteriyorlardı; “gimnazyum”da çırılçıplak dolaşırlarken ve çıplaklıklarıyla gurur duyarlarken, soğuk bedenli kadınlar örtünmek zorundaydılar. “Evde dizlere kadar uzanan ince malzemelerden tünikler, sokakta ise ayak bileklerine kadar uzanan, kaba, mat kumaştan tünikler giyiyorlardı.” Örtünmekle kalsalar yine iyi; kamusal mekândan da dışlanmışlardı. Sırf soğuk bedenlere sahip oldukları için kentin yönetiminde söz sahibi olamadıkları gibi, ışıksız iç mekânlarda, çoğunlukla ev içlerinde sürdürüyorlardı yaşamlarını. Yaşadıkları konutların içi de toplumsal cinsiyete göre ayrılmıştı. Erkeklerin, konukların ağırlandığı evin selamlık bölümünde (andron) düzenledikleri “symposia” adı verilen erkek şenliklerine kadın köleler, fahişeler ve yabancı kadınlar katılabilirken, evin kadınları ve kız çocukları haremde (gunaikeion) yaşamak zorundaydılar. Ne kadar tanıdık değil mi? Richard Sennet’in Ten ve Taş (çev. Tuncay Birkan, Metis) adlı kitabında bahsettiği antik Yunan’daki sırf soğuk bedenlere sahip oldukları için örtünmek zorunda olan ve kamusal yaşamdan dışlanmış kadınların günümüz Türkiyesinde de yine fıtratlarından dolayı aynı yaptırımlara maruz kaldıklarına tanık oluyoruz.

SOĞUK, EDİLGİN VE ZAYIF
Erkekler kendilerini sıcak, güçlü ve etkin olarak konumlandırırlarken, kadınlara ise tam tersi bir fıtratı uygun görmüşler: Soğuk, edilgin ve zayıf. Mülkiyet ilişkileriyle birlikte doğa ve kadın, biçimlendirici bir kuvvet olarak erkeğin etkinlik alanına dönüşmüştür. Erkeğin, özellikle Batılı erkeğin en gelişmiş insan türü olarak bir norm haline gelmesiyle erkeğin bir norm koyucu olarak kendisini meşrulaştırması 1840’larda çakışıyor. Norm sözcüğünün Batı’da bugünkü anlamında kullanılması 1840’lara rastlıyor. Daha önceleri norm, marangozların kullandıkları gönye ve dikey anlamlarını taşırken, eril bir dayatma olarak norm tüm topluma diklemesine sokulan bir demir çubuk haline gelmiştir. Erkeğin kafasından uydurduğu ve erkeğin kafasına saplanmış, topluma eril bir düzen dayatmada kullanılan demir bir çubuk.  1848’de bir başka olay daha oluyor. Amerika’daki Vermont eyaletinin demiryolu inşasında çalışan Phineas Gage, zeminin düzleştirilmesinde çalışan ekibin ustabaşıydı. Yolu tıkayan büyük bir kayayı havaya uçurmak için her zamanki gibi kayada açtığı deliği barutla doldurmuş ama dalgınlıkla üzerini toprakla kapatmadan, elindeki bir metreden uzun demir çubukla baruta sıkıştırmıştı. Barut yüzünde patlamış ve elindeki demir çubuk da bir ok gibi sol yanağından girmiş ve beynin ön kısmından geçerek otuz metre uzağa saplanmıştı. Gage ölmedi ve Gage vakası olarak psikoloji tarihine geçti (bkz Douwe Draaisma, Aklın Çıkmazları, YKY). Kafatasını delip geçen demir oka rağmen kısa sürede iyileşen Gage’in davranışlarının değiştiği görüldü. Kaza öncesi herkese karşı sorumluluk duygusu taşıyan Gage, kaza sonrası tam tersi bir kişiliğe bürünmüştü ve kafasını delip geçen demir çubuğu yanından hiç ayırmıyordu. Etik kuralları çiğniyor, aldığı kararlarla hem kendi hem de çevresindekilerinin yararını gözetmiyordu artık. Kafatasına eril normun demiri saplanan eril iktidarın, doğaya ve insan doğasına karşı yürüttüğü savaşın yeni bir evreye girdiğinin göstergesidir bu: Doğayı ve kendini çökertmeye çalışan kapitalist bir bireyin ortaya çıkışı. Fıtratınızı nasıl alırdınız? Normlu mu olsun yoksa normsuz mu?