Fiyatlandırılamayan ölümler
ÜNAL ÖZMEN ÜNAL ÖZMEN

Her canlıya maliyetine karşılık faydası oranında değer biçildiği dönemi yaşıyoruz. Büyük çoğunluk insana, yaşadığı süre içinde ne kadar maddi değer üretmişse o kadar kıymet veriyor. Pihilip Roscoe, Türkçeye “Harcıyorum Öyleyse Varım” (Ayrıntı, Mayıs 2015) adıyla çevrilen çalışmasında, uzun uzun insan hayatının fiyatlandırılması üzerinde durur. Yazar, verdiği birçok örnekle neo-liberalizmin fiyatlandırma analizlerinde kullandığı yöntemlere yer verir. Ortaya çıkan rakam, yaşarken ürettiği maddi değer üzerinden hesaplanan hayatın sona erdiğinde varislerinin eline geçecek tazminatıdır. İnsanın/insanlığın metalaşması denen şey bu…

Her insan değerlidir; matematiksel veriler ölümün karşılığı değildir ve acısını hafifletmez. Yine de yaşarken göze alınan riskine bakarak bazı ölümleri kabullenmek zorunda kalırız. Çarşamba günü Base Jump atlayışı sırasında paraşütünü açamayan doğa sporcusu Amerikalı Ian Flanders’in ailesi ve dostları zor da olsa ölümünü kabullenecek. Çünkü bu sporun yüksek ölüm riski taşıdığını sporcunun kendisi de biliyordu. Sporcunun ölümünü kabullenmekte zorlanan, bu ölüme en çok üzülen sigorta şirketi olacaktır.

Ancak bazı ölümler var ki ölene yakışmaz; geride bıraktıklarının kabullenmesi zor ve ölene maddi, manevi değer biçilemez. Başkaları için risk alan, şahsen tanımadığı, bilmediği insanlar için ölenlerdir bunlar. İnsanlığın evrensel mutluluğa erişimi yolunda, arzu edilmeyen böylesi bir ölümün ürettiği değeri ölçecek bir terazi de yoktur zaten. Ölçüt, olsa olsa geçmişte yaşamış ve gelecekte bu dünyada yaşayan insanların tümüne sağlayacağı mutluluk olabilir. Böylesi bir ölümün tazmini mümkün değildir. Bundan dolayı bu tür ölülerin arkasından adı zikredilerek “... ölmez” denir. Bu boş bir motivasyon sloganı değildir. Çünkü o, herhangi kişisel fayda gözetmeyen, geride bıraktığı ailesine, eşine, çocuklarına, sevgilisine ekonomik getiri vadetmeyen (aksine iktisadi kayıp sayılan) kamusal bir dava için ölmüştür ve davasını üstlenecek ardıllarında yaşar.

Suruç’ta öldürülen 32 genç insan ne bedensel ne ruhsal ne de maddi bir tatmin peşindeydiler. Hayatlarını paylaşmak istedikleri Kobane halkının düşmanlarının hedefi olabileceklerini akıllarına getirmiş olsalar da yaptıkları işin anlamı ile riski arasında tercihlerini riskten yana yaptılar. Onları, onlardan önce insanlık adına aldıkları riskin kurbanı olanları ölümsüz kılan da budur.

Diyen olur ki ‘O genç insanları öldürenin de bir davası vardı; davası için kendi hayatını feda eden bu çocuğu tarihin neresine oturtacağız?’ Bir insanın düşmanıyla birlikte de olsa bile isteye kendini öldürmesi kolay bir şey değil, fakat kendisi için kutsal olan ölümü, ona insanlık içinde değerli bir yer göstermez. Onu ölüme gönderenler için de bir değeri olmaz; çünkü Cenneti vadederek bedelini fazlasıyla ödediklerini düşünecekler. Katilin, öldürmenin mükafatını hak etmek için öldüğünü düşünecekler. İntihar bombacısı, kendisi için kazançlı olacak, karşılığını öteki dünyada alacağı bir iş yaptı! Fiyatı, ödülü, karşılığı belli çıkara dayalı ölümü, intihar bombacısını yaşarkenkinden daha değerli kılmaz.

Pis olan, gençlerimizin yaşları dışında dengi olmayan birinin elinde ölmesi. Daha dayanılmaz olanı ise katliamcının da katili olanın dönüp kurbanlarına “vatandaşım” demesi. Kalleşlik değil de ne bu!