“Füze bu, düşecek elbette”
Fatih Yaşlı Fatih Yaşlı

Hani bilinmeyen bir gelecekte geçen distopik bilim-kurgu filmleri ya da romanlar vardır; iktidar zihinleri öylesine mutlak bir şekilde kontrol etmek ister ki; kelimelerin, kavramların içini boşaltır, anlamlarıyla oynar, onları tepetaklak eder.

Suya sabuna dokunmayan yazılar yazan Selahattin Duman’a dahi tahammül edemeyen bir rejim ve Duman’ı dahi kovmaya kendini mecbur hisseden bir medya düzeni yeterince distopik değilmiş gibi, bir de bunun sunum biçimi var ki; distopyanın tam ortasında hissettiriyor insana kendisini.

Hürriyet’in okur temsilcisi Faruk Bildirici, okurların “İki haftalık izne çıkıyorum” deyip bir türlü köşesine dönemeyen Duman’ın nerede olduğuna dair sorularına aynen şu yanıtı veriyor: “Gazete yönetimine ve Selahattin Duman’a sordum. Gazete yönetiminden ‘Selahattin Duman ile el sıkıştık’ yanıtını aldım. Duman da ‘Bu dönemde yazmak istemediğini’ söyledi.”

Aynen öyle, el sıkışmışlar! Sanki bir işten kovma hadisesinden değil de, aksine işe alma, bir başlangıç için anlaşma yapmadan söz ediyor Bildirici. Gazete yönetimi sanki bir gazeteciyi kovmuyor da, o gazetecinin kendi gazetelerinde yazacağını duyuruyor: “El sıkışmak” terimi, tepetaklak, işaret ettiği şeyin tam tersine işaret eder bir şekilde kullanımda. Evet, bir distopyanın tam da ortasındayız.

Buradan yola çıkarak başka bir sözcüğe daha bakalım o halde, “düşmek” sözcüğüne. Güzide medyamıza göre son zamanlarda Kilis’e roketler düşüyor. Roket nedir, durup dururken mi düşer, yoksa bir yerlerden fırlatılır mı, fırlatan kimdir, niye fırlatmaktadır gibi sorular mühim değil. Medyamız Kilis’e roketlerin düştüğü hususunda ısrarlı, olan bitene böyle demeye devam ediyor.

İlk başta sözcüğün böyle kullanılmasının nedeni, Suriye’de savaşan tarafların sınırın hemen dibindeki çatışmaları esnasında sınırın bu tarafına da top ya da havan mermilerinin veya roketlerin düşmesiydi ve bu bir nebze anlaşılabilirdi. Böylece savaşın sınırın öbür tarafında cereyan ettiği ve bizim savaşın içerisinde olmadığımız mesajı verilmiş oluyordu kamuoyuna.

Oysa bir süredir, IŞİD düzenli bir şekilde, sınırın öbür tarafından bu tarafına, doğrudan Kilis’i hedef alarak, yaklaşık otuz kilometre menzilli Katyuşa roketlerinden fırlatıyor. Bununla da yetinmiyor, sınır dibindeki zırhlı birliklere tanksavarlarla saldırılar düzenliyor ve bunların görüntülerini de internetten paylaşıyor. Üstelik tıpkı Irak ya da Suriye’de olduğu gibi, ilk kez Antep’te bombalı araçla Emniyet Müdürlüğü’ne, herhangi bir karakola değil, doğrudan Emniyet Müdürlüğü’ne yönelik bir saldırı gerçekleştiriyor, bir ton bombayı şehrin ortasında patlatıyor.

Bunun da çok temel bir nedeni var. Erdoğan’ın son ABD gezisi sonrası, yıllardır “tampon bölge” hayali görülen yerde ABD’nin havadan ve Türkiye’nin de tank/obüs atışlarıyla IŞİD’e karşı “ılımlı muhalifleri” desteklemesi, böylelikle de IŞİD’den arındırılmış bölgede “ılımlılar” aracılığıyla fiili bir tampon bölge kurulması hususunda anlaşılmıştı. Yani yeni-Osmanlıcı dış politika ilk kez IŞİD’i böylesine doğrudan karşısına almış ve hedef ilan etmişti.

Sahiden de ilk başta bir “başarı” kazanıldı ve “ılımlılar” çok sayıda köyü IŞİD’den geri aldı. Ancak hava saldırıları durup, Türkiye tarafından yapılan topçu atışları da yetersiz kalınca, IŞİD hızla toparlandı ve kaybettiği yerleri teker teker yeniden almaya başladı. Buna paralel bir şekilde Türkiye topraklarını hedef alan saldırılarını da yoğunlaştırdı ve şimdilik yirmi civarında insan bu saldırılarda yaşamını yitirdi.

İşte tüm bu olan bitene rağmen, gerek rejimin sözcüleri gerekse de medyada füzelerin “düştüğü” yönünde bir konsensüs var, “fırlatıldı” yüklemli cümleler kurulursa “özne”nin kim olduğunu da söylemek gerekecek çünkü. Oysa “failsizleştirme” diye adlandırabileceğimiz ve bilinçli yapıldığı şüphe götürmeyecek bir şekilde, füzelerin fırlatılmayıp düştüğünde ısrar ediliyor, sarayın sözcüsü “kazayla” düşmüş olabileceklerini söylüyor, vali “Yerçekimi var elbette düşecekler” diye komik olmayan espriler yapıyor ve medya ölümlü saldırıların ardından dahi haberi aynı şekilde vermeye devam ediyor.

Gazete manşetlerinden haber metinlerine her şeyi kontrol edebileceğini sanan ama daha kendi sınırlarının güvenliğini sağlayamayan bir iktidar, Şam’da namaz kılmaya niyetlenmişken Kilis’i Suriye şehirlerine döndüren bir zihniyet, “Suriye bizim iç meselemizdir” diye diye Suriye savaşının bütün dinamiklerini ülkenin her yanına taşımayı başaran bir dış politika anlayışı…

Bu kötü bilim-kurgudan, bu kara ütopyadan bir çıkış olmalı; bir çıkış bulunmalı. Kahramanları, kurtarıcıları beklemeden, kaderimizin kendi ellerimizde olduğunu bilerek… Bir çıkış…