G-7 zirvesinden G-20’ye...
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
Birden fazla ağırlık merkezi bulunan bir dünya tablosu ortaya çıkarken, güçler dengesindeki değişmeleri izlemek için şimdilik...

Birden fazla ağırlık merkezi bulunan bir dünya tablosu ortaya çıkarken, güçler dengesindeki değişmeleri izlemek
için şimdilik G-20 en belirleyici zemin gibi görünüyor
G-20 zirvesi ilk kez Barrack Obama’nın ev sahipliğinde ABD’nin Pittsburgh kentinde toplandı. Beklendiği gibi, G-20’nin küresel ekonomi politikalarının belirlenmesinde ana zemin olması benimsendi. Diğer bir ifadeyle bundan böyle küresel kapitalizmin ana kumanda merkezi deyince akla G-20 gelecek. Böylelikle G-7 zenginler kulübü tahtından iniverdi. Aslında G-7 de kapitalizmin 70’lerde yaşadığı diğer önemli bir krizin, derin bir ekonomik durgunlukla yüksek bir enflasyonun birlikte gözlendiği “stagflasyon” döneminin ürünüydü.
İlk toplantısı Fransa Cumhurbaşkanı Valery Giscard d’Estaing’in çağrısıyla Paris yakınlarındaki Rambouillet Şatosu’nun şömine başında gerçekleşen G-7’ye bilindiği gibi ABD ve Kanada’nın yanı sıra 4 Avrupalı Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, bir de Asya’nın yükselen kapitalist gücü Japonya dahildi. 80’lerden beri dünyaya egemen olan neoliberal politikalara ilk start çoğunlukla buradan verildi. Yıllarca “evrenin efendilerinin” ihtiraslarından, gazaplarından, pazarlıklarından, bilek bükme-parçaya sarılma oyunlarından yeryüzündeki tüm uluslar nasibini aldı. Adeta, zirve sonrası yayımlanan sonuç bildirgeleri dünyanın geri kalan ahalisi için tebellüğ edilen resmi bir belge niteliği taşıdı. 1991’de Gorbaçov’un G-7’de ağırlanması bazı yorumculara göre Soğuk Savaş’ın sonunun ilan edildiği tarih kabul edilebilir. Nitekim Boris Yeltsin’li birkaç toplantının ardından, 1997 Denver zirvesinde Rusya resmen G-8’in bir üyesi haline geldi.
G-8'İN İŞLEVSİZLEŞMESİ VE G-20
Bu olayın peşi sıra Asya krizi patlak verdi. Sorunun Brezilya, Rusya, Türkiye gibi hatırı sayılır diğer ülkelere yayılmasıyla birlikte kriz küresel bir boyut almaya başladı. 1999’da bu tip ülkeleri zapt-u rapt altına almak amacıyla, maliye bakanlarını ve merkez bankası başkanlarını bir araya getiren bir forum olarak G-20 doğmuş oldu. Aradan geçen on yılda BRIC kısaltmasıyla anılan Brezilya, Rusya, Hindistan özellikle Çin’in dünya ekonomisindeki ağırlığının artması, artık denklem dışı bırakılamayacaklarının anlaşılması G-8'i işlevsizleştirdi. 2007’de ABD’deki konut piyasasından patlak veren küresel kriz de kapitalizmin daha kapsamlı bir koordinasyon merkezine ihtiyaç duyduğunu ayan beyan ortaya çıkardı. Bundan böyle G-8 kapsamı sadece ulusal güvenlik mevzularıyla sınırlı bir ikincil zemin haline gelecek; G-20 ise küresel ekonomi politiğin Olimpos’u… (her ne kadar Yunanistan’a masada yer yoksa da)
DÜNYANIN MERKEZİ: 19. CADDE
Kritik bir nokta, G-20’nin sürekli bir sekreteryası bile bulunmuyor, tüm mutfak çalışmaları IMF’ye ihale ediliyor. Böylelikle, dünyanın merkezi bir anlamda “Washingthon 19.Cadde” şeklinde tescil edilmiş oluyor. Zaten coğrafi konumunun ötesinde, ABD IMF’deki yüzde 17’lik kotasıyla kurum üzerinde fiili veto hakkına sahip. Çünkü IMF’de karar alabilmek için yüzde 85 çoğunluk gerekiyor.
Çin, Hindistan, Brezilya gibi ülkeler yükselen konumları tescil edildiği için durumdan şimdilik hoşnutlar. Türkiye, Meksika, Arjantin tipi ülkeler ise, kendilerine pek söz düşmese de masada bir yer bulduklarına şükrediyorlar. Hiç gündemde olmamasına karşın Türkiye’nin bölge lideri rolünün tescil edildiği, Tayyip Erdoğan’ın masada nasıl esip gürlediği yolunda yorumlar düzen AKP-perver köşe yazarlarına bile rastlandı. Ciddiye alınacak bi tarafı yok, bu türün benzerlerinin Meksika, Endonezya, Güney Afrika semalarında da arz-ı endam ettiğini tahmin etmek de zor değil. Kervanı terk edememelerine karşın konumlarının sarsılmasından en fazla endişe duyan iki ülkenin Fransa ve Almanya olduğu söylenebilir. İngiltere’ye gelince, Amerika’yla “özel yakınlığımdan” durumu idare ederim diye düşündüğünden olsa gerek halinden fazla şikayetçi görünmüyor, Gordon Brown bir rol çalabilme umuduyla dolanıp duruyordu.
Tablo zaten oldukça karışık, G-20 ismine bile aldanmayın, İspanya ve Hollanda gözlemci statüsünden dahil edilmişti. Bir ASEAN temsilcisi, BM genel sekreteri, DTÖ genel sekreteri derken katılımcı sayısı 30’a dayandı. Koskoca Afrika kıtasının, hele Nijerya ve Bangaldeş gibi devasa nüfuslu iki ülke varken hiç akla gelmemesi ayıbı gündeme taşınınca, Afrika Kalkınması Yeni Ortaklığı adına bir temsilci masaya iliştirildi.
G-20 ülkeleri dünya üretiminin yüzde 90’ını, dünya ticaretinin yüzde 80’ini gerçekleştiriyorlar. Buna karşın, biraz da kendi konumunun tartışmalı hale gelmesinin yarattığı endişeyle ağzını açıp gözünü yuman BM Genel Sekreteri Ki-Monn asıl sorunu dile getiriverdi: “Paranın yüzde 85’i burada ama, dünya ülkelerinin yüzde 85’i yok.”
Birden fazla ağırlık merkezi bulunan bir dünya tablosu ortaya çıkarken, güçler dengesindeki değişmeleri izlemek için şimdilik G-20 en belirleyici zemin gibi görünüyor. İşte Çin Almanya’yı geride bıraktı, dünyanın birinci ihracatçı ülkesi sıfatını kazandı. Yakında Japonya’yı sollayarak ABD’nin ardından ikinci büyük ekonomi kürsüsüne çıkması bekleniyor. İki önemli güç ABD ile Çin arasındaki ekonomik bütünleşme “Chimerica” şeklinde adlandırılıp, gelecek stratejileri bu varsayım üzerinden şekillendirilirken, Çin’in aşırı tasarruf, aşırı yatırım, aşırı ihracata dayalı modelinin sürdürülebilirliği iyice tartışmalı hale geliyor. Pekin ise yüzde 70’i dolar cinsinden 2 trilyon dolar rezerv üzerine otururken, ABD dolarının küresel rezerv para kimliğini sürekli sorguluyor.
BEKLENEN OLDU
Her ne kadar Almanya, Fransa ve Japonya durgunluktan çıktıklarını ilan etseler, dünya ekonomisinde genelde iyimser bir rüzgâr esse de, böylesine belirsizliklerin, çıkar çatışmalarının bulunduğu bir forumdan önemli kararlar çıkması beklenemezdi. Nitekim  beklenen de oldu. Obama’nın zirvenin önemli meyvası diye pazarladığı bir madde, bankacıların primlerine getirilen sınırlamaydı. Burada somut bir düzenleme değil sadece ilkesel bir uzlaşma söz konusu. Primlerin yüzde 40’ı veya yüzde 60’ı ertelenecek, ancak ileriki yıllarda karlılık sürerse nakde çevrilebilecek. Hatırlanırsa 2007’de yani krizin patlak verdiği yıl ünlü CEO’lar Goldman Sachs’tan Lloyd Blankfein 74 milyon dolar, batan Lehman Brothers’tan Richard S.Fuld 72 milyon dolar, Countrywide Financial’dan Angelo Mozila 103 milyon dolar cebe indirivermişti. Aynı yıl emektar spekülatör George Soros ise 2,9 milyar dolar kazanmıştı. Goldman Sachs 2009’da da boş durmadı, şaibeli faaliyetlerle, özellikle siyaset sınıfına yakınlığı marifetiyle karlarına kar kattı. Sırf 2009’un ilk altı ayı kapsamında personele dağıtmak için 11.4 milyar dolar ayırdı. Bu miktarın bir kısmını ertelerseniz ne fark eder!
Obama’nın ilerleme diye öne sürdüğü diğer bir konu, bankaların sermaye yeterliğini sağlamak için Basel-II standartlarını uygulamaları. Oldukça teknik bir konu olmakla birlikte, Basel I sadece kredi riskini kapsarken Basel II operasyonel risk ve piyasa riskini de içeriyor. Küresel kriz her üç riskin de birbirini tetiklediğini gösterdi. Siyah Kuğu kitabıyla ün yapan, kendisi de bir Hedge fon yöneticisi olan Nesim Talib ısrarla, Basel II’nin dayandığı (VaR) modelinin yetersizliğinin krizle iyice ortaya çıktığını öne sürüyor.
ERDOĞAN İSTANBUL'A TEŞEKKÜR EDECEK Mİ?
Pittsburgh'da hiçbir ilerleme sağlanamayan konular ise daha önemli görünüyor. Örneğin, dış ticarette gittikçe korumacı eğilimler ağır basarken, bu olgu G-20’nin menüsünde bile yer alamadı. ABD Çin otomobil lastiklerine neden cezalandırıcı ölçüde gümrük vergisi koyduğunu açıklayamadı. Çin ise bu sayede, tavuk ürünleri ve otomobil yedek parçalarına yönelik misilleme girişiminin gerekçesini açıklama zorunda kalmadı. Küresel iklim değişikliği tehlikesi de gündeme teğet geçti. Küresel karbon gazlarının yüzde 46’sını yayan ABD ve Çin haliyle bu maddenin de tartışılmasını tercih etmedi. ILO son raporunda kriz sonrası 222 milyon kişinin, günde 1.25 doların altında gelir şeklinde tanımlanan aşırı yoksulluğa doğru sürüklendiğini açıkladı. Ne yoksulluk konusu, ne de artan işsizlik sorunu enine boyuna tartışılmadı. Zülfü yare dokunmayınca da dünya liderleri mutlu mesut kadeh tokuşturup, öpüşüp koklaşarak (Obama’nın Berlusconi’nin karısı Michel’e fazla yaklaşmaması için obstrüksiyon yapması bir yana) ayrıldılar.
Bu zirvenin dünya halklarına bir hayrı dokunmayacağına inananlar da ancak güçleri yettiğince direndiler. Ne var ki pek cılız kaldılar. Obama’ya da fazla bir patırtı gürültü çıkarmadıkları için Pittsburglular’a teşekkür etme fırsatı doğdu. Acaba Tayyip Erdoğan’a da IMF-DB toplantısı sonrası İstanbul halkına, “paranın efendilerine” saygıda kusur etmedikleri için minnettarlığını ifade etmek fırsatı çıkacak mı? Yoksa…?