Gazeteci: A. Hakan, A. Arslan, A. Sirmen?
L. DOĞAN TILIÇ L. DOĞAN TILIÇ

Konuyu A. Hakan açtı; A. Arslan bir tweetle, A. Sirmen de bir yazıyla “tartışma”ya katıldı. Bu üç gazetecinin yazdıkları, epeydir tartışmamız gerektiğine inandığım bir noktaya değinme fırsatı sundu.

Adalet Yürüyüşü bağlamında konuşulmuş olsa da; “gazetecimi,aktivistmi” sorusu dünyanın başka yerlerinde de sorulan ve bizde yalnızca “bugün”le sınırlanamayacak bir tartışma.

A. Hakan’ın “gazeteci-aktivist” ayrımını anımsayalım: “- Gazeteci yürüyüşü izler, aktivist yürüyüşe katılır. - Gazeteci mesafelidir, aktivist mesafesiz. - Gazeteci soru sorar, aktivist slogan atar. - Gazeteci toplanan kalabalığı yazar, aktivist kalabalık toplamaya çalışır. - Gazeteci olumsuzu da görür, aktivist sadece olumluyu görür. - Gazeteci formasızdır, aktivist üzerinde ‘adalet’ yazan tişört giyer. - Gazeteci soğukkanlıdır, aktivist heyecanlı...

Bu ölçüye vurduğumda, kendimi hem orada hem de burada görüyorum. Kanımca, hele de memlekette 150 gazeteci cezaevinde ve çok daha fazlası her an kendini cezaevinde bulabilecek durumdayken, Hakan’ın tanımlaması aşırı steril duruyor!

A. Arslan’ın dediği gibi, “Norveç’te böyle” olabilir! Ama dünyanın birçok yeri ve bizim burası, Norveç değil!

Bu tartışma “gazetecilik etiği” ile ilgili aslında. Meslek etiği; bir meslek erbabının neleri yapması, neleri yapmaması gerektiğini belirten kurallar bütünü ise, yapılmaması gerekenleri yapanları o meslekten saymamak gerekir.

Yukarıdaki ayırım; yürüyüşe katılırsan, mesafesiz durursan, kalabalık toplamaya çalışırsan, üzerine ‘adalet’ yazan tişört giyersen, heyecanlıysan “gazeteci değilsin” diyor! Bunun bir adım ötesi de var aslında: Doğrudan yürüyüş düzenlemek! Bir de yürüyüş falan düzenliyorsan, o zaman gazetecinin tam karşısında bir yerdesin ve “aktivistin dibi”sin, mi?

90’lı yıllar “dünyanın en çok gazeteci öldürülen ülkesi” olduğumuz yıllardı, şimdilerde “dünyanın en büyük gazeteci cezaevi” olarak tanımlanıyoruz.

Meslektaşlarınız öldürülür, baskılara maruz bırakılır, cezaevlerine doldurulurken – altını çiziyorum; mesleki pratikleri nedeniyle – size ne yapmak düşer? Neyi hangi ölçüde yaparsanız gazeteci, hangi ölçüde yaparsanız aktivist olursunuz?

Tersten soralım, steril bir gazetecilik tanımına sadakatle pek bir şey yapmaz, mırıldanmakla, belki yazdığınız gazetede, konuştuğunuz televizyonda bir iki itirazla yetinirseniz (Bu da bir şey tabii) size ne denir?

Yıllar önce, galiba Kolombiyalı gazetecilerin etik ilkeleri arasında, mealen şöyle bir şey okumuştum: Gazeteci mesleki nedenlerle zor durumda kalan meslektaşıyla dayanışmak zorundadır!

Mesleki nedenlerle zor durumda kalan meslektaşla dayanışmayı etik ilkeler arasında yazan ülkeler var. Norveç gibiler değil! Gazetecilerin ağır baskılar altında olduğu, dövülüp öldürüldüğü, yargılanıp cezaevlerine atıldığı ülkeler bunlar.

Öyle bir etik ilke yazdıysanız, bu şu da demek; mesleki nedenlerle zor durumda olan gazeteciyle dayanışmıyorsan, bırakın aktivist olmayı, gazeteci değilsin!

Böyle bir etik ilkeniz varsa; 11 arkadaşınız gazetecilik nedeniyle cezaevindeyken, üzerinde Kadri Gürsel resimli ve adalet yazılı tişörtle yürüdüğünüz için değil, asıl yürümezseniz gazetecilikten çıkmaz mısınız?

Sırp gazetecilerin etik ilkelerinin önsözünde, mesleki standartlar tehlikeye girdiğinde gazetecilerin meslektaşlarıyla dayanışması tavsiye edilir ve “gazetecilerin korunması” bir görev olarak sayılır. Belarus’da yargılanan gazetecilerle dayanışma ilkesi vardır. Benzer bir ilkeyi Litvanyalı gazeteciler de yazmıştır. “Gazeteci zor durumdaki meslektaşıyla dayanışma gösterir” der Kongolu gazetecilerin etik ilkelerinden biri.

Sanırım, TGC’nin güncellenen Hak ve Sorumluluklar Bildirgesi’nde de böyle bir vurgu olacak!

Kısacası, gazeteciliğin saldırı altında olduğu yerlerde, dayanışma göstermek etik bir zorunluluk sayılıyor. O dayanışmanın biçimini ise genellikle saldırının şiddeti belirliyor.

Bazen yürüyüşe katılmak da yetmiyor, yürüyüşler düzenlemek gerekiyor!