Gazeteci Musa Özuğurlu: ABD çatışmaya karşı ama ‘Türk-Kürt birlikteliği’ de istemez
18.02.2018 08:59 BİRGÜN PAZAR

Berkant Gültekin [email protected]

Ortadoğu’yu yakından takip eden gazetecilerden Musa Özuğurlu ile Afrin harekâtını, Suriye’deki son durumu ve gelecekte yaşanabilecekleri konuştuk.

■Suriye’de vekalet savaşından, devletlerin olaya doğrudan müdahil olmaya başladığı bir sürecin içine girildi. Afrin Operasyonu’na bu gözle bakıldığında, denklemin bütünü açısından ne söylenebilir? Suriye sahasındaki dengeler operasyon başladıktan sonra nasıl değişti ve sürecin devamında neler yaşanabilir?
Buna iki açıdan bakabiliriz: Suriye açısından ve bölgesel açıdan. Suriye içinde yaşanan mücadelede hükümet kontrolü sağlamaya başladı. Şu anlamda: Genel tabloya bakacak olursak Kürt bölgesi olarak tarif edebileceğimiz Fırat’ın doğusu ve Afrin dışında İdlib, Hama ve Humus arasında kalan iki bölge ve Dera ile kırsalı ve devamındaki (Kuneytra, İsrail sınırı) bölgelerde yönetime karşı savaşan örgütlerin varlığı söz konusu.

Bu örgütler ile Suriye Ordusu artık başa çıkabilecek duruma geldi. Tersinden bakacak olursak artık bu örgütlerin savaşı devam ettirebilecekleri bir güçleri kalmadı ve ordunun savaşı kazanması zaman meselesi. Aynı süreçte resmi davet ile Suriye’ye giriş yapan Rusya ve ABD arasındaki rekabetin de sahada somut adımlarla yürümeye başladığını görüyoruz. Rusya Suriye’de bulunmasını “doğal müttefiklik ve yönetime yardım” ile açıklıyor. Buna karşılık ABD’yi “egemen bir ülkede illegal bulunmakla” suçluyor. ABD ise daha önce yaptığı ittifak denemelerinden sonuç alamadıktan sonra Kürtlerle işbirliği ile Suriye’de kalıcı olmaya çalışıyor. ABD Suriye’de de tutunamazsa Ortadoğu’daki etkisini tamamen kaybedeceğinin farkında. Bu nedenle tarafların “kendi ajandalarını” uygulamaya çalıştığı ve bu kez bunu vekiller yolu ile değil doğrudan kendilerinin yapmaya çalıştığını görüyoruz. Aynı ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki İsrail’in kaygıları doğrultusunda hareket ettiğini de görüyoruz. Türkiye’nin Kürtler ile ilgili hamleleri ve “müttefik” ABD’nin Türkiye’nin kaygılarını dikkate almaması Türkiye’yi de “doğrudan müdahale etmeye zorladı. Diğer yandan İdlib bölgesindeki örgütlerin zor duruma düşmesi Türkiye’nin Suriye’deki enstrümanını kaybetmesi anlamına geliyor. Eğer İdlib Suriye Ordusu tarafından alınır ve burada olan örgütler elimine edilirse, ki bu kaçınılmaz son, Türkiye’nin sahada da masada da (Astana, Soçi gibi) etkisi kalmayacak. Bütün bu gelişmeler artık herkesin Suriye içinde kendi hesabını görmesi düşüncesi ile hareket etmesine yol açıyor.

Bölgesel açıdan baktığımızda ise İsrail, Türkiye, ABD ve genel olarak Suriye’ye karşı mücadele veren ülkelerin beklentilerinin aksine Tahran’dan başlayıp Beyrut’ta sona eren coğrafyada “direniş ekseni” güçlenerek çıktı. Bu durum özellikle İran ve devamında Suriye ve Hizbullah’ı tehdit olarak gören İsrail’i rahatsız ediyor.

Bu da kolaylıkla uzanılabilecek Suriye ve şimdilik sadece tehditle sınırlı kalsa da Lübnan’ı hedef tahtasına oturtuyor. Hariri’nin istifa süreci, İsrail’in Lübnan’a (aslında Hizbullah’a) yönelik tehditleri, Suriye’ye saldırılarını bu açıdan okumak lazım. Diğer yandan Suriye’de yukarıda andığımız bölgelerin ordu tarafından alınması halinde Suriye tekrar Golan ve Filistin meselesi başta olmak üzere bölgesel sahneye ve geri dönecek. İsrail bu durumu önlemeye çalışıyor. Sahada aktörlerin doğrudan girişleri ise “çarpışma” riskini arttırıyor. Bu anlamda öncelikle Suriye-Lübnan-İsrail eksenine dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum.

Esad, Kürtlerin ‘ulusal’ düşünmesini istiyor
■Türkiye’nin Afrin hamlesine Esad yönetiminin yaklaşımı da kritik bir nokta. Geçtiğimiz günlerde Reuters tarafından servis edilen bir haberde, Suriye hükümetinin ülkenin başka bölgelerindeki YPG’lilerin Afrin’e geçmesine müsaade ettiği iddiası yer aldı. Suriye, TSK ve Kürt güçlerinin Afrin’deki çatışmasının uzamasını kendisi açısından bir avantaj olarak mı görüyor?
Suriye geçmişte Kürtler ile sorun yaşamış bir ülke ve bu nedenle iki taraf arasında bir güvensizlik var. Buna rağmen Esad 2012’de zorunluluktan da kaynaklanan sebeplerle Kürt yoğun bölgelerden büyük oranda çekildi. Burada iki amaç vardı: Ordu cephe sayısını azalttı ve Türkiye “Kürt tampon bölgesi” ile başbaşa bırakıldı. O dönem için stratejik bir hamleydi bence. Bu esnada Türkiye de Kürtleri “kendi kontrolüne almak” istedi. Ancak Suriye’deki tek “ideoloji sahibi” muhalefet olan Kürtler “daha büyük” hedefler peşindeydi: özerklik. Zaman içinde bu hedefe doğru somut adımlar atılması Şam’ı rahatsız etti. Yine de yönetim “özerklik sorununun” bir şekilde çözülebileceğinin düşünüyordu ancak ABD’nin girmesi bütün hesapları altüst etmekle kalmadı yönetimin Kürtlere bakış açısını da değiştirdi. Türkiye’nin de hesapları altüst oldu tabii. Ankara’da görüşmelerden “terör örgütü” tanımlamalarına gelinmesinin sebebi bu. Ancak bu durum Suriye ve Türkiye’nin Kürt meselesinde birlikte hareket ettiği anlamına gelmiyor. Suriye yönetiminin tek beklentisi Kürtlerin ABD ile işbirliğini bitirmeleri ve Türkiye’nin Kürtlere karşı niyetinin anlaşılması. Diğer yandan geçmişte de Suriye yönetimi Kürtlere yardımda bulunuyordu ve şimdi de aynı yardımı, mesela geçiş izni vererek, devam ettiriyor. Türkiye hangi düzeyde olursa olsun Suriye ile savaş halinde ve bu nedenle Suriye Türkiye ile savaşan Kürtlere yardım eder. Sonuçta ileride masaya oturacağı kendi vatandaşı. Ama ABD konusunda anlaşamıyorlar ve bu nedenle Esad, Kürtlerin Afrin’den ders çıkararak “ulusal” düşünmesini istiyor.

■ABD, “Türkler ile Kürtlerin çatışmasını istemiyoruz” diyor ve Türkiye’den harekâtın sınırlandırılmasını istiyor. ABD’nin bunu uzun vadede sağlayabilmesi mümkün mü? Zira AKP hükümetinin iç politikada kurduğu ittifakın temel birleştirici unsuru “terörle mücadele” argümanı. Bu durum Suriye’deki ABD-Türkiye ve Kürt güçleri arasındaki dengeyi nasıl etkileyecek?
ABD tarihinde ilk kez Suriye’ye girme imkânı buldu ve bu fırsatı kaçırmak istemiyor. Bu fırsatı uzun vadeli bir kalıcılığa çevirebilmesinin tek yolu yerel partner ile hareket etmek. Ancak ABD’nin kendi faydasına yaptığı bu çalışma tam da Türkiye’nin uzun yıllardır mücadele ettiği Kürtler ile. Örneğin ABD daha önceki denemelerinde ÖSO ya da diğerleri ile başarılı olup Suriye’ye o şekilde yerleşseydi tam tersi Türkiye ile sorun yaşamaz iki ülke arasında yardımlaşma da olurdu. Bu gibi oluşumlar ideoloji sahibi olmadığı için tehlike oluşturmaz ve kolayca yönetilir. Ancak Kürtler öyle değil. Bir ideolojileri, gelecekle ilgili hayalleri var ve bunun bir parçası da Türkiye coğrafyasında cereyan ediyor. İşte bu, Türkiye’nin meseleye sadece “terörle mücadele” değil “beka sorunu” olarak bakmasına yol açıyor. Irak örneği var daha sonra işbirliği de yapıldı ancak Türkiye Salih Müslim’i (ve şimdiki yöneticileri) “Barzanileştiremedi” ve bu hiçbir zaman için gerçekleşmeyecek. Bu nedenle Türkiye, Suriye Kürtleri ile mücadelesine sonuna kadar devam edecek. Bu durumda ABD’nin uzlaştırma çabaları olursa çok da başarılı olacak gibi görünmüyor. Kaldı ki ABD böyle bir şey istemez çünkü Kürtler ile Türklerin “birlikteliği” ABD’nin iki alternatifi de aynı anda elinden kaçırmasına yol açabilir.

Rusya, Türkiye’yi kendine mecbur ediyor
■Rus basını Moskova’nın Türkiye ile bir S-400 anlaşması için daha el sıkıştığını yazdı. Görünen o ki, iki ülke arasındaki askeri ticaret yoğunlaşıyor. Rusya’nın Türkiye’nin Suriye’deki tasarruflarına ilişkin yaklaşımı, söz konusu ticari yoğunlaşmadan etkileniyor mu? Örneğin Rusya, Türkiye’ye Afrin harekâtı için Suriye hava sahasının açılmasında yardımcı olurken, bu gibi ticari faaliyetler belirleyici oluyor mu?
Ticari anlaşmaların her iki tarafı da bağlayan yanı var. Yani Rusya bu türden stratejik anlaşmalarla sadece bir şeyler satmakla kalmıyor aynı zamanda kendisine bağımlı ve mecbur hale de getiriyor Türkiye’yi. Buna karşılık Türkiye de satın alma gücü oranında tezlerini Kabul ettirebiliyor. Ancak ticari anlaşmalar ilişkinin sadece bir bölümü ve asıl belirleyici ve hatta bu ticari faaliyetlerin yoğunlaşmasına sebep olan iki ülkenin kader birliği. Bölge politikalarında artık ABD-Suud-İsrail üçgeninden rahatlıkla bahsedebiliriz. Buna karşılık bazı konularda aralarında görüş ayrılıkları olsa da Rusya-İran-Türkiye üçlüsünden bahsedebiliriz. Bu konjonktürel bir durum da olabilir, kalıcı olup olmadığı zaman içinde görülecek. Ancak her iki tarafın da konjonktüre uygun davrandığını söyleyebiliriz. Rusya da Suriye yönetimi ile birlikte Kürtleri kontrol altına almaya çalışıyor ancak bunun olmaması Rusya’nın “Kürtlere ders verme” mantığı ile yaklaşmasına neden oluyor. Dikkat edilecek olursa Rusya desteğinin sınırlı olduğunu düşündürecek açıklamalar da yapıyor. Yani bir yandan Erdoğan’ın “ihtiyacı” olan bir hamleye sesini çıkarmadı. Rusya kendisine yakın bir lidere de destek vermiş oluyor.

Belirleyici olan Fırat’ın doğusu
■Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kürt güçlerinin ABD yanlısı olduğu biliniyor. Afrin tarafındaki Rus ağırlığı ise Kürtleri bu bölgede, Suriye hükümetine ve Rusya’ya karşı daha ılımlı hale getiriyor. Kürtler Afrin harekâtına karşı Suriye Ordusu’nun devreye girmesini talep ediyor ve Rusya’ya yönelik eleştirilerde daha temkinli davranıyor. Özetle Kürt hareketi Suriye’nin kuzeydoğusunda ABD’ye, Fırat’ın batısında Rusya’ya yakın olmaya, en azından pozitif ilişkiler geliştirmeye çalışıyor. Bu çelişkili gibi görünen politika ne kadar devam edebilir ve Kürtler bu stratejiyle ne elde edebilir?

Suriye’de ki mücadeleyi matruşkaya benzetebiliriz. ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa gibi ülkelerin, daha içeride Türkiye, İran, Suudi Arabistan, İsrail, Suriye gibi ülkelerin ve en içte Kürtler gibi yerel dinamiklerin mücadelesi var.
Bu mücadele doğal olarak her aşamasında ve seviyesinde ikili veya çoklu ittifakları da beraberinde getiriyor. Kürtler açısından bakıldığında bu konjonktürde kendi hedefleri doğrultusunda işbirliği yapabilecekleri tek ülke ABD. Çünkü bölge ülkelerinin hemen hepsi ileride bir Kürt devletine evrilebilecek süreçlere karşı. Bunu pratikte de görüyoruz zaten. Fırat’ın doğusu ve batısı arasında yaşanan durum ise çelişkiden değil fiziki imkânsızlıktan kaynaklanıyor. Türkiye bir şekilde “araya girerek” Afrin ile Fırat’ın doğusu arasındaki bağlantıyı önledi. Bu durum Kürtlerin Afrin’de Rus alternatifine yönlenmesine neden oldu. Rusya ve Suriye ise Afrin’deki Kürtleri Türkiye ve desteklediği unsurlara karşı tutmayı amaçladı. Burada belirleyici ikinci nokta ABD’nin Suriye’ye yerleşmesi stratejisinde Afrin’in önem arz etmemesi. Daha açıkça: ABD Suriye’de Kürtler uğruna değil kendi planları için bulunuyor ve Fırat’ın doğusu bu planların hayata geçirilebilmesi için yeterli. Kürtler bu strateji ile “hayatta kalmaya” çalışıyor. Ama asıl Fırat’ın doğusu belirleyici olacak. Gelecekte asıl savaş orada verilecek.

***

“Ortadoğu’da parçalanmalar halka refah getirmedi”

gazeteci-musa-ozugurlu-abd-catismaya-karsi-ama-turk-kurt-birlikteligi-de-istemez-429017-1.

■Irak savaşla bölündü, Suriye’de de benzer bir hikâye yaşanıyor. Askeri operasyonların, militarist politikaların ve emperyalist aktörlerle işbirliği çabalarının, ülkelerin parçalanmasında; şiddet ve istikrarsızlığın egemen olmasında ciddi bir etkisinin olduğundan söz edilebilir mi?
Emperyalizmin kendi çıkarlarına uymayan herhangi bir gelişmeye destek vermeyeceğini düşündüğümüzde “yaman çelişki” ortaya çıkıyor. Örneğin Kürtler savaşta olduklarını ve bu savaşı kazanmak için gerekirse emperyal ülkelerle de işbirliği yapılabileceğini ve mevcut devletlerin sınırlarının değişip değişmemesinin belirleyici olmayacağını düşünüyor. Diğer yandan “parçalanmanın” Kürtlere bir devlet(çik) kazandırabileceği ancak bölge halklarının refahının ayrılıktan değil işbirliğinden geçtiği ve Kürtlerin stratejik hata yaptığı görüşü de var. Ama bölge ülkelerinin birçoğunun da bu duruma zemin hazırlayacak politikalar yürüttüğünü de inkâr etmemek lazım. Tabii bu durum emperyalizmin gelip bölgeye yerleşmesine ya da bölgeyi paramparça etmesine olanak sağlayacak işbirliklerinin olumlanacağı anlamına da gelmiyor. Maalesef bu çok derin bir çelişki ve nasıl aşılabileceği konusunda sihirli bir formül de yok. Diğer yandan bugüne kadar yaşanan emperyalist savaşlar, askeri operasyonlar, parçalanmalar bölge halklarına refah getirmedi.