Gazeteciliği rehin bırakanlar
ÜMİT ALAN ÜMİT ALAN
IŞİD’in elindeki 49 konsolosluk çalışanının sağ salim serbest kalması elbette son aylarda aldığımız en iyi haber.

IŞİD’in elindeki 49 konsolosluk çalışanının sağ salim serbest kalması elbette son aylarda aldığımız en iyi haber. İnsan hayatından daha değerli bir şey yok. Rehine krizi sırasındaki haber yapılmaması konusundaki hassasiyet de  “insanların can güvenliği açısından” anlaşılabilir. Buraya kadar her şey normal. Ancak insanlar kurtarıldıktan sonra, “gazetecilik” yapma çabalarının “insanlar kurtuldu ya, daha ne istiyorsunuz, söylenenlerle yetinin işte” düzeyine çekilmesi de veri bir durum. Yani insanları kurtardık, şimdi gazeteciliği rehin bırakabiliriz noktasındalar. Bu haftaki Köşe Vuruşu’nda bazı örneklerle bunu nasıl yaptıkları üzerinde durmak isterim.

KOMPLO TEORİSİ AŞAĞILAMASI
Mehmet Barlas Sabah’ta “sağ salim kurtarıldılar ya şimdi kutlama zamanıdır” yazısından sonra, “ABD ile Türkiye arasındaki tek  konu sadece IŞİD mi?” başlıklı bir yazı daha yazdı; ABD ve CIA’yi IŞİD konusunda  olduğu gibi “paraleller” hakkında da işbirliğine çağırıyor, “Abdullah Öcalan’ın Kenya’da teslim edilmesi” konusunda CIA-Türkiye işbirliğini hatırlatıyordu. Yazıda açık açık söylenmese de, burada alt metin olarak aslında rehinelerin teslimi konusunda da CIA’den yardım alındığı da ima ediliyor gibi geldi bana. (Şamil Tayyar’ın da iddia ettiği gibi). Barlas, hemen ardından “Komplo teorileriyle gerçekler anlaşılmaz” başlıklı bir yazı daha yazarak adeta bu türden alt metin okumalarına itiraz etti. Rehinelerin teslimiyle ilgili ortada dolanan senaryoları “komplo teorisi” diyerek değersizleştirdi. Bu konudaki bilgi açığına değinmiyordu bile, o iktidar tarafından dikte edileni gazetecilik belleyen gelenektendi çünkü.

GAZETECİLİĞE “NEBBAŞLIK” DEMEK
Star gazetesinde Ahmet Kekeç ise her zamanki “dan dun” girişleriyle, bu konudaki gazetecilik çabalarını “nebbaşlık” olarak imliyordu. Özellikle Ümit Kıvanç’ın önemli tespitleri ve titiz takibinden ürkmüş gibiydi, Kıvanç’ın referans olarak aldığı Murat Yetkin de bu hakaretlerden nasibini almıştı. Kekeç’in bu konuda kafası netti. “Davutoğlu olayın neredeyse her ayrıntısını paylaştı” diyerek kestirip atıyor, bu konunun aslını gazetecilik kaygısıyla öğrenme çabalarını “Sorun kimsenin ölmemesi ve tezvir imkânının elinizden alınması mı? “ sorusuyla sulandırıyordu. İnsanlar kurtulduysa, “neden böyle bir tutsaklık yaşadıkları, nasıl kurtuldukları, karşılığında ne pazarlıklar yapıldığı” sorularını o insanların “ölmesini istemekle” eşdeğer bir yere çekiyordu Kekeç.

HASET İMALARI
Operasyonla ilgili her türlü gazetecilik faaliyeti karşısında bir başka savunma da “hasetlikle suçlama” olarak gelişti. Örneğin; Sabah gazetesinde Sevilay Yükselir şöyle diyordu: “Hasetinden çatlayanlar sonuca bakıp, kazanımları değerlendirmek yerine “Fidye ödendi mi? Yabancı istihbarat servislerinden yardım alındı mı? Takas yapıldı mı?” türünden ipe sapa gelmez soruların peşine düştü.” Hatta Yükselir’in hedefinde sadece “haset medya” yoktu. İsim vermeden AKP Milletvekili Şamil Tayyar’ın  “operasyonda CIA parmağı iddialarına” sert çıkıyordu. Yükselir “gururlanmaktan başka bir seçenek olmadığı algısı yaratma” konusunda kararlıydı.

SÖYLENENİ DİKTE ET!
Doğal olarak hükümetin ve dahi MİT’in kendi servis ettikleri üstü kapalı senaryodan başka hiçbir seçeneğe tahammülü yok. Burada emir tek: Gururlanılacak, gururlan! Hükümet medyasına mensup gazete ve yazarlar da bunun altyapısını oluşturmakla görevli. Herkesten o sadakati bekliyorlar. Tıpkı Güneydoğu’daki savaşın en kanlı yıllarında ordunun ve MİT’in istediği gibi. O savaşın başlangıcında, tek kanal olan TRT’den pompalanan tek taraflı propagandanın sonraki yıllarda özel kanallardan da aynen pompalandığını, bu koroya katılmayanların başına neler geldiğini görmüştük. Bu eskisiyle, yenisiyle bir Türkiye geleneği. Yakın yazarlara, örneğin devrin Çölaşanlarına sızdırılan bilgiye tam biat istiyorlar. Abdülkadir Selvi’nin üstü kapalı “takas var ama Türkiye’de değil” imalı  yazıları tam o yılların devlet gazeteciliğine benziyor. Karşı çıkıp gazetecilik yapmak isterseniz; komplo teorisyeni, nebbaş ya da en hafifinden haset olacağınız eski bir Türkiye masalı bu. Sadece ambalajı farklı.