Gazetecilik için kötü bir hafta
SEVİN OKYAY SEVİN OKYAY

Kötü bir haftaymış gerçekten. Hayır, hayır, buradan söz etmiyorum. Aslında, ‘kötü’ derken de aklınıza ilk gelecek olanlardan başka bir şey kastediyorum. Bu hafta gazetecilik adına kötü bir hafta, çünkü ABD’de bir haber sunucusu itibardan düştü. Söylenemeyecek olanı da söyleyebilmek için mizahtan yararlanan bir haberci istifa etti. ‘60 Minutes’ın sunucusu bir araba kazası sonucu ölürken, New York Times’ın saygın bir yazarı da ertesi gün haber odasında yığılıp kaldı. Evet, ABD gazetecileri için kötü bir haftaydı. Meslektaşları sıfatıyla, bizim için de...

İtibarı zedelenen kişi, Brian Williams’dı. NBC Gece Haberleri’nin ası, daha önceki bir iddiasını geri almak zorunda kaldı. Meğer 2003 Irak istilası sırasında iki roketin çarptığı ve yere inmek zorunda kalan uçakta değilmiş. Dinleyicilerden büyük tepki gördü. Hatta Williams’ın bu konuda tek olmadığı, başka habercilerin de benzer şekilde, olmayan kahramanlıkları kendilerine mal ettikleri iddia edildi. Ben bunun ortaya çıkmasını bile olumlu buluyorum. Williams bir müddet NBC’den atılma korkusu içinde yaşadı. Sonra, kanalın fena halde hiddetlenmiş CEO’su Stephen Burke, ona altı ay uzaklaştırma cezasını uygun buldu.

Sonra daha da önemli bir haber geldi: Sevilen, hatta gündem yaratan bir TV’cinin istifası. Herkesin güvendiği, eğlendiren, milletin nabzını tutan bir haberci: Jon Stewart. Sevilen, çekinilen, çok ödüllü Stewart, Williams’ın uzaklaştırma cezasını yemesinden az önce, hükümetin ABD’yi Irak’a götüren yalanlarına inandıkları halde yalan söylüyor diye Williams’a tavır aldıkları için medyayla alay etti. Onun uzaklaştırılmasından birkaç dakika önce de, yıl sonunda ayrılacağını bildirdi. İşi buydu zaten, medyayla eğlenirken, her gün mizah kisvesi altında iktidara gerçekleri söylemek. Neredeyse 1500 bölümdür çok bilmiş TV politikacılarını eleştiren Colbert Report’un gidişi ve Stewart’ın istifası, gerçekten de dinleyiciler açısından bir kayıp oldu.

Derken, hemen ertesi gün, “60 Minutes / 60 Dakika” muhabiri Bob Simon öldü. Uzun süredir çalışan, tecrübeli bir savaş muhabiri, ağırlığı olan bir gazeteciydi. Takside kazaya kurban gitti. Eşine pek rastlanmayan türden bir muhabirdi: Hikâyenin yerine giden, gününü savaş alanında geçirip akşamları haberini toparlamak için geri dönen cinsten eski usul bir gazeteci. Hele IŞİD devrinde, Bob Simons gibi gazetecilerin sayısı daha da azalacak.

Sonra da benim en iyi tanıdığım gazeteci gitti. New York Times mensubu David Carr, haber odasında yere yığıldı, hastaneye yetiştirildi ama kurtarılamadı. Carr, bir medya yorumcusuydu. New York Times’ın mutlaka okunması gereken kalemlerinden biri. Hele Oscar’la ilgilenenler onun Carpetbagger sütunundan uzak kalmazdı. Hem gerçek gazetecilik yapardı, hem de kendine özgü bir sezişi ve esprisi vardı. Bir arkadaşı, “Şimdi medyanın ne düşündüğünü bilmek için kimi okuyacağız?” diye soruyor. Ben ise, bizim niye okuyacak bu kadar az insanımız var diye dertleniyorum.

Kendi dertlerinin üstesinden gelmiş, kanseri ve taş kokaini yenmişti. Mücadelelerini 2008 tarihli anı kitabı “The Night of the Gun”da bir araya getirmişti. 58 yaşındaydı, henüz ölmek için gençti. Gelin görün ki, kanser geri döndü.

Meslektaşları Carr’ı büyük bir sevgiyle andı. Gazetesi New York Times’ın çalışanları onun için toplandı. Ona, kuşaklarının en iyi medya gazetecisi dediler. Son yazısını birinci sayfaya yerleştirdiler. Gazetecilik camiasından iyi gazeteciler eksildi.