Gazeteler kendi topuğuna kurşun sıkıyor!
ATTİLA AŞUT ATTİLA AŞUT

Çoğu büyük medya gruplarına bağlı 20 gazetenin genel yayın yönetmeni, 1 Ekim’de ortak bir bildiri yayımlayarak, ürettikleri her türlü içeriğin başka yayın ortamlarına aktarılmasını “yasakladılar”! “Gazetelerin içeriği sadece gazetelerindir” başlıklı “deklarasyon”da, kendi gazetelerinde yer alan haber, yazı, karikatür ve fotoğrafların hiçbir televizyon kanalı, radyo, bilgisunar sitesi ve haber portalında “kaynak gösterilerek bile” kullanılamayacağı belirtildi. “Emek hırsızlığını önlemek” gibi kulağa hoş gelen bir gerekçeyle alınan bu kararın gerçek nedeni ise, son aylarda süreklilik kazanan gazete satışlarındaki dramatik düşüşün önlenmesiydi…

     BirGün ve Evrensel gibi sosyalist gazetelerin yanı sıra Taraf, Sözcü, Aydınlık, Yurt, Yeni Akit, Milli Gazete gibi değişik çizgideki gazeteler, “İçeriğimiz halkın malıdır” diyerek bu açıklamaya imza koymadılar. Özellikle bilgisunar sitelerinin sahipleri, 20 gazetenin tekelci tutumunu, “İnternet medyasını ve televizyon haberciliğini hedef alan bir savaş ilanı” saydıklarını belirterek ortak bildiriye çok sert tepki gösterdiler. Bu arada Cumhuriyet gazetesinin de “yasakçı” öbek içinde yer alması hayli yadırgandı.

 

     Gazetelerin katı tutumundan en çok etkilenenler, "medya" içerikli televizyon izlenceleri yapan yayıncılar oldu. Özellikle sabahları televizyon kanallarında gazete haberleri ve köşe yazıları üzerinden Türkiye gündemini yorumlamaya çalışan gazeteciler güç durumda kaldılar.

 

     Ne var ki, bu bildirinin “yasa” gibi algılanıp hemen uygulamaya sokulmasına da şaştım doğrusu. Gazete patronlarının çizmeden yukarı çıkarak “yasa koyucu” gibi davranmaları kabul edilemezdi. Ama “yasak” korkusu kimilerinin içine öylesine işlemiş ki, gözdağı içeren sıradan bir bildiri bile onları korkutmaya yetiyor. Oysa bu bildirinin hiçbir yaptırım gücü bulunmuyor. Bildiride “alıntı” ile “çalıntı” kavramları eşdeğer sayılmış. “İntihal” ya da “düşünce hırsızlığı” anlamındaki “çalıntı”, Fikir ve Sanat Eserleri Yasası’na göre zaten cezayı gerektiren bir eylemdir. Bu bildiriyle yasaklanmaya çalışılan ise “çalıntı” değil “alıntı”dır. Kuralına uygun biçimde, yani kaynak gösterilerek yapılacak alıntılar evrensel bir haktır. Bunun önünde hiçbir yasal engel yoktur. Nitekim konunun uzmanı hukukçular da yaptıkları açıklamalarda, bu bildirinin Anayasa’ya aykırı olduğunu söylemişlerdir. Anayasa’nın 29. Maddesi, “Halkın haber alma hakkı”nı düzenliyor. “Fikir ve Sanat Eserleri Yasası” da haberleri “fikri eser” kapsamının dışında tutuyor.

     Yapılan şey o denli yanlıştır ki, bildiriyi imzalayan kimi yayın yönetmenleri bile durumdan pek hoşnut görünmüyor. Sözgelimi İsmail Küçükkaya (Akşam) ve Eyüp Can (Radikal), bildiriyi ilkesel olarak doğru bulduklarını, ancak uygulamada çok aşırıya kaçıldığını söylüyorlar. Bildirinin yaptırım gücü olmadığını onlar da biliyor. Bu yüzden, işi sağlama almak için, benzer içerikte bir yasa çıkarılmasına çalışıyorlar. Bildiride aşırıya kaçan kimi kısıtlamaların, yasal düzenleme yapılırken yumuşatılacağı anlaşılıyor. Yayın yönetmenlerinin, konuyu basın meslek kuruluşlarıyla görüşüp çözüme bağlamak yerine hükümete taşımaları, bu kişilerin basın özgürlüğü konusunda ne denli içtenliksiz davrandıklarının açık bir kanıtı değil mi?

     Evet, Türkiye'de hiçbir özgün içerik üretmeden, yalnızca “kes yapıştır” yöntemiyle yayın yapan çok sayıda bilgisunar sitesi var. Ama bütün haber sitelerini aynı kefeye koymak haksızlık olur. Olumsuz örneklerin yanında, çok özel ve nitelikli haber-yorum üreten siteler de var.  Öte yandan şu da bir gerçek: “Alıntı / çalıntı” dedikleri süreç, ülkemizde çift yanlı işliyor. Gazeteler ve gazetelerin internet siteleri de, televizyonların yanı sıra, kendilerine ait olmayan başka sitelerden ve “sosyal medya” ortamlarından kaynak belirtmeden sıklıkla haber ve yorum aktarabiliyor.

 

     “Emek hırsızlığı”nı önlemenin yolu, alıntı kurallarına uymadan gazete içeriklerini yağmalayan korsan yayıncıların üzerine gitmektir. Ama yayıncılık uğraşını evrensel ilkelere uygun biçimde sürdürenlere engel olmaya çalışmak da, insanların bilgi edinme ve habere ulaşma hakkına açık bir saldırıdır.

 

     İşin bir başka yanı ise, gazetelerin tiraj kazanmak için giriştikleri bu uygulamanın, pratikte tam tersi bir sonuç vermesidir. Çünkü gazete haberlerinin televizyonlarda duyurulması, o gazetelerin tanıtımına da katkıda bulunuyordu. Yasağın başlamasıyla gazeteler bu olanaktan yoksun kaldılar. Olumsuzluk hemen tirajlara yansıdı. Uygulamanın başladığı hafta, gazeteler toplamda yaklaşık 100 bin tiraj yitirdiler. Yani gazeteler, bu yasakçı tutumlarıyla gerçekte kendi topuklarına kurşun sıkmış oldular.

     * * *

 

     Egemen Bağış neyin bakanı?

     Türkiye’nin AB ile görüşmeleri askıya alınmış durumda. Yıllardır hiçbir “paket” açılmıyor, ipler hepten koptu kopacak… Ama bir “AB Bakanlığı”mız ve bir de “Başmüzakereci”miz var: Egemen Bağış. Kendisi bu işlerle pek ilgili değil ama her türlü magazin olayının içinde! Argoyu seven, ağzı laf yapan, “sosyal medya”nın gündeminden hiç düşmeyen biri. “Oğlum bak git!” söylemini diplomasiye bile sokan adam…

     Peki, Egemen Bağış, işlevi kalmayan bir Bakanlığın başında neden tutuluyor? Neden hâlâ o makamda oturuyor? Neyin karşılığı olarak devletten maaş alıyor? Kendisi şu anda “fuzuli şagil” durumunda değil mi? Bu sözümüz, aynı zamanda Avrupa Birliği Genel Sekreterliği için de geçerli. Gerçekte olmayan bir şeyin Bakanı ve Genel Sekreteri mi olurmuş?

     Son kamuoyu yoklamasına göre, Türkiye halkının AB’ye desteği yüzde 17’ye düşmüş.

     “Anayasa Komisyonu Başkanı” sıfatı da bulunan AKP’nin patavatsız milletvekillerinden Burhan Kuzu, bir televizyon kanalının canlı yayınında, AB’nin Türkiye ile ilgili son “İlerleme Raporu”nu yerden yere vurduktan sonra çöpe atmış!

      Bu durumda sorumuzu yineliyoruz: Egemen Bağış, hâlâ “AB Bakanı” olarak orada nasıl duruyor?

     * * *

 

     Özensiz Tümceler

      * BirGün’ün 6 Ağustos 2012 günlü sayısının 1. sayfasında yayımlanan “Davul sesi linçi çağrıştırıyor” başlıklı haberin spotu şöyle: “Malatya’da alevi aileye dönük yaşanan linç girişiminin ardından önceki gün de İstanbul Esenyurt Kıraç Köyü’nde Alevilerin ağırlıklı Atatürk Mahallesi’ne ellerinde döner bıçakları, sopalar ve baltalarla gelen grup mahalle halkına saldırdı.”

       Bu spotta olmaması gereken her şey var: Yazım yanlışı, sözcük yanlışı, noktalama yanlışı, anlatım bozukluğu ve gereksiz sözcükler… Bu spotu bir de şöyle okursanız, aradaki farkı daha somut olarak görebileceksiniz:

      “Malatya’da Alevi bir aileye dönük linç girişiminin ardından, önceki gün de İstanbul Esenyurt Kıraç köyünde, ağırlıklı olarak Alevilerin yaşadığı Atatürk Mahallesi’ne, ellerinde döner bıçakları, sopalar ve baltalarla gelen bir grup, halka saldırdı.”