Gecekondu: Bir vardı bir yoktu
22.10.2016 21:03 BİRGÜN KİTAP
Ankara Mamak’taki, bir zamanlar kentin çeperinde şimdiyse hayli değerli bir arazide yer alan Ege Mahallesi’nin dönüşümü, bu dönüşümün kırılma noktaları, dayanışma ve çatışma eksenleri yaşayanların gözünden anlatılıyor

SİNEM SEÇER

Farklı yerlerden, kültürlerden, inançlardan gelip aynı çamura bulananların ve onları mücadelede ortaklaştıran, bir arada tutan o çamurdan zamanla ‘sıyrılmalarının’ çok canlı ve gerçekçi bir hikâyesi anlatılıyor bu kitapta. Burcu Şentürk’ün doktora araştırmasından kitaplaştırdığı çalışmada, Ankara Mamak’taki, bir zamanlar kentin çeperinde şimdiyse hayli değerli bir arazide yer alan Ege Mahallesi’nin dönüşümü, bu dönüşümün kırılma noktaları, dayanışma ve çatışma eksenleri yaşayanların gözünden anlatılıyor. Yazarın sözleriyle “bu çalışma, en temelde bir gecekondu mahallesinin doğumu, gelişimi ve ölümünü öznelerinin hayat hikayeleriyle anlatma çabası (s. 21)”. Kentsel dönüşümün insanların duygu dünyalarında yarattığı karakter aşınması, kentsel emek ve arazi politikalarının dinamik yapısıyla bir omuzdan diğerine aktarılan yoksulluk halleri, gecekondulu bir kadın, gecekondulu bir genç, gecekondulu bir işsiz olmanın farklı yüzleri çarpıcı örnekler, diyaloglar ve samimi bir iç sesle kristalleşiyor.


Kitap, yazarın kadın bir araştırmacı olarak saha deneyimini ayrıntılandırdığı bölümle açılıyor. İkinci kısımda Anadolu’nun farklı yerlerinden gelen Alevi ve Sünni göçmenlerin su, yol gibi altyapı sorunları karşısındaki mücadeleleri ile nasıl ‘topluluk’laştıkları ve ‘biz’ oldukları, üçüncü kısımda gecekonduların önemli rol oynadığı 1970’lerin siyasi ikliminde mahallede yaşananlar anlatılıyor. Bir sonraki bölümde ise altyapı gibi temel hizmetlerin tamamlandığı mahallede, devletin gecekondulara yönelik kayırıcı politikaları sonucu tapu sahibi olan gecekonduluların çoğunun burayı terk etmesi, böylece yoksulluk “nöbeti”ni yeni gelen göçmenlerin devralmasıyla mahallenin nüfus yapısının değişmesi irdeleniyor. Son bölümde ise toplumsal örgütlülüğün ve bağların zaten zayıfladığı, tapu sahipliği, yaş ve cinsiyet ekseninde ayrışmanın belirginleştiği mahallede kentsel dönüşüm projesinin gelmesiyle yaşananlar ve terk anlatılıyor. Yani aslında ülkenin kentsel politikalarının yapısal dönüşümünün gündelik hayat ekseninde, sosyal güvenlik ağının en kenarındakiler tarafından nasıl deneyimlendiğini bir mahallenin yaşamı ve ölümü üzerinden izliyoruz. Araştırma, genel olarak kent sosyolojisi ve şehircilik disiplinlerinde ele alınan gecekondu çalışmalarına birçok açıdan önemli katkılarda bulunuyor; burada bu noktaları biraz açmaya çalışacağım.
Kırdan kente göçün en yoğun olduğu 1960’lardan beri göçmenlerin kentte tutunmalarını mümkün kılan ve bir nevi dolaylı sosyal politika rolü gören enformel konut meselesi, kent çalışmalarında en çok araştırılan sorunsallardan biri olagelmiştir. Dolayısıyla üzerine yeni bir şey söylemenin de oldukça zor olduğu bir alan. Ancak gecekondu çalışmalarının yoğunlukla, araştırma sahasına yapılan ziyaretler ve bu ziyaretlerde uygulanan anket, bazen ek olarak da görüşme ve gözlem aracılığıyla edinilen veriler üzerine kurulu olduğunu söylemek pek yanlış olmaz sanıyorum. Bu anlamda, Şentürk ‘etnografik’ bir çalışmayla çok daha zorlu bir sürecin üstesinden geliyor. Yazar, bir araştırmacı olarak Ege Mahallesi’ne yerleşmiş ve belli bir süre ‘gecekondulu’ olmuş, böylece bir yandan kendi sınıfsal pozisyonuyla, küfesinde taşıdıklarıyla mücadele ederek bir yaşam inşa etmiş, bir yandan da araştıracağı insanların gündelik hayatlarına dahil olmuş. Yazar sınıfsal ve kültürel olarak onlardan farklı olsa da mahallelilerle aynı mekânı paylaşması çalışmayı birçok açıdan değerli kılıyor, özellikle de araştırmaya konu olanların deneyimlerini çok zengin bir bağlama konumlandırabilmesi sayesinde. Şöyle ki sahayı ziyaret ederek yapılan bir araştırmada derinlemesine görüşmeyle bir insanın söylediklerini değerlendirmemize olanak tanıyan bağlam genellikle “şuradan göç etmiş, şu yaşında, şu mesleğe sahip kadın” gibi bir arka planken, bunun gibi derinlikli bir çalışmada öznelerin hayat hikayeleri çok daha bileşenli, dolayısıyla çokça gerçekçi bir hal alıyor.

Çalışmanın bence en etkileyici kısmı ‘Gecekondu’da Bir Kadın Araştırmacı’ başlıklı ilk bölümü. Yazar burada kendi sınıfsal ve kültürel pozisyonunu, araştıran ve araştırılan arasındaki asimetrik ilişkiyi, mahalleliyle iletişim kurmak için geliştirdiği stratejileri, sahada ‘kadın’ olmanın avantaj ve dezavantajlarını, insanlarla yakınlaşırken yaşadığı gerilimleri masaya yatırıyor. Gerek içinde tutup söyleyemediklerini, gerekse insanlarla ‘fazla’ ilişkilenerek kaybetmekten korktuğu araştırmacı nesnelliğini, günlüğünden notlar da paylaşarak açık ve samimi bir şekilde dile getiriyor. Bu tartışma, kitabı, niteliksel yöntemler kullanan ve ‘sahaya çıkan’ araştırmacılar için başvurulabilecek temel bir kaynağa dönüştürüyor hatta.

Şentürk’ün kendi konumunu da dahil ettiği bu analizinde özellikle üzerinde durulan bir nokta çalışmanın feminist yöntemi kendine pusula edinmesi. Buna göre araştırma bulguları yalnızca kadın erkek üzerinden değil, sınıfsal, ırksal ve etnik eşitsizlik eksenleri üzerinden yorumlanarak tahakküm altında olanların hikâyesini duyulur kılıyor. Yazar, mahalledeki güç ilişkilerinin çok katmanlı okumasına girişerek ve hatta topladığı verileri mahalleliyle devamlı tartışarak, sahada araştırmacı ve özne arasındaki tek yönlü ilişkiyi kırmayı da başarıyor.

Araştırmanın gecekondu çalışmaları bağlamında en önemli katkılarından bir diğeri de bu çalışmalarda hakim olan nostaljik bakışı alaşağı etmesi. Birçok akademik eser, gecekondu yaşamında kendinden menkul bir dayanışma gücü görür. O küçük ama naif evlerde yaşayanlar, Yeşilçam filminden çıkmışçasına, yardımlaşma ve direniş aktörleri olarak resmedilir/güzellenir. Şentürk’ün başarısı ise, dayanışmanın maddi koşullarını serimlemesi, sisteme karşı gelmenin bir hayatta kalma stratejisi olarak yaşayanları dayanışmaya ittiğini gerçekçi bir şekilde anlatması kanımca. Mahallede devletin yapmadığını sağlamaya çalışırken bizleşmek durumunda kalınıyor ki bu, ortaklaşan çıkarların üzerine inşa edilen bir toplumsal üretime işaret ediyor. İşte bu çıkarların farklılaştığı yerde ise kentsel dönüşüm mahallenin üzerine çöküyor. Beraberce hareket etmenin uzun zaman önce çözülmüş olduğu bu mahalle artık burayı bir zamanlar var edenlere yar değil. Görüşmecilerden birinin sözleri Ankara kışı gibi sert: “Biz çektik ceremesini onlar yaşayacak!”