Geçici istihdam, kalıcı yoksulluk
ASLI AYDIN ASLI AYDIN

Petrol fiyatlarında kronik hale gelen düşüş, düşük büyüme, yüksek işsizlik ve gerileyen talep eşliğinde Çin başta gelişmekte olan ülkelerden, Avrupa’dan ve gerçekçi bir toparlanma sağlayamayan ABD’den gelen veriler, küresel kriz sürecinde yeni bir dönem mi başlıyor sorularını gündeme getiriyor.

Bu gündemde ışığı emek dünyasına tuttuğumuzda, gelinen noktada yap-boz tahtasına dönmüş stratejilerin istikrarlı bir şekilde emek dünyası üzerinde yarattığı bozulma en çıplak haliyle gözlenebilmekte.
Gerileyen karların ücretler üzerindeki baskıyı artırması, işsizliğin kontrolden çıkarak talepteki, tüketim harcamalarındaki gerilemeyi pekiştirmesi ve en nihayetinde karları daha da eritmesi kapitalist sistem açısından küresel bir sorun. Dolayısıyla bu küresel soruna çözüm de küresel çapta oluşturuluyor. Nedir: düşük ücret yapısını koru-istihdamı maliyet yaratmadan kontrollü yükselt. Reçetesi ise basit: geçici, esnek çalışma yani güvencesiz çalışma biçimi.

Bilindiği gibi yüksek işsizlikte iktisadın temel prensibi gereği ücretler de düşük olacaktır. Neoliberal rasyonalite açısından bir işe talip olanların sayısı arttıkça, aynı işi yapabilecek ve en düşük ücrete razı olan kişi işe kabul edilir. Peki emek gücü piyasalarında bu rekabet nasıl baki kılınır? Kısmi süreli çalışma, geçici çalışma, belirli süreli çalışma, mevsimlik çalışma gibi tek bir işverene bağlı olmadan, yasal güvenceden yoksun, atipik ve geçici çalışma biçimleri ile. Ha bunlar yeni mi derseniz evveliyatının 35 yıllık bir sürece dayandığını söyleyebiliriz. Fakat günümüzde ‘yeni ‘olan bir şey var ki o da güvencesiz çalışma biçiminin muazzam yayılma ve genişleme hızı.



Bugün eğreti istihdam tüm dünya coğrafyalarına nüfuz etmiş durumda. Merkezden çevreye kapitalist sistemin her katmanında bu eğilim gözleniyor. Türkiye ise bu eğilimi en hızlandırmış ülkeler arasında. Bakıldığında İngiltere’de toplam istihdam içinde kısmi süreli çalışanların oranı yüzde 6,2, G7 ülkelerinde ortalamada yüzde 8,2 iken Türkiye’de bu oran yüzde 11,9’a ulaşıyor. Krizin en hararetli bölgeleri olan İspanya, Portekiz başta Avrupa’da krizin reel sektör üzerindeki yıkıcı etkisi eğreti istihdamın toplam istihdam içinde yüzde 23’lere varan payı ile kendisini gösteriyor. İşin korkutucu boyutu ise gençlerde. 15-24 yaş arası çalışanlarda güvencesiz çalışanların oranı yüzde 70’lere varıyor. Özellikle genç istihdamındaki bu durum, başta bahsettiğimiz “krizle birlikte hızlandırılan güvencesizleştirme” olgusuna da ışık tutuyor.

gecici-istihdam-kalici-yoksulluk-112317-1.

KAYNAK: OECD
Gelelim Türkiye’ye… Son yıllarda AKP’nin de Türkiye’yi hızla bu trende ön vagona çekme çabasına tanık oluyoruz. Bir diğer ifade ile daha ucuz ve güvencesiz emek cazibesinin sırtladığı bir rekabet gücü yaratılmaya çabalanıyor. Sendikaların, toplumsal muhalefetin baskı ve zora dayanan yöntemlerle saf dışı edilmeye çalışıldığı bir ülkede aynı işi daha ucuza, neredeyse maliyetsiz gerçekleştiren genç işgücü yapısı altın tepside küresel iştaha sunuluyor. AKP yönetimindeki Türkiye’nin birçok ülkeye fark atan özelliği, emek gücünü yüksek işsizlik ve halihazırda yoğun sömürüye dayanan çalışma koşullarında güvencesizleştirmesi.

Örneğin yıllık ortalama çalışma süresinde Türkiye’de emekçiler OECD ülkelerindeki emekçilere kıyasla 62 saat daha fazla çalışıyorlar. OECD ülkelerinin istihdam ortalaması yüzde 66’ya yakınken Türkiye’de yüzde 49 düzeyinde kalıyor. İşgücüne katılım oranında ise Türkiye OECD’de sondan ikinci sırada. İşte böylesi bir emek gücü piyasasında güvencesizleştirme en ucuz işgücünü hedefleyerek gerçekleştiriliyor. AKP’nin rekabetçilik anlayışı bu.

Neticede ‘Bugün krizin hangi aşamasındayız?’, ‘Küresel kapitalist sistem nereye?’ gibi sorulara emek cephesinden kuşbakışı baktığımızda ortaya çıkan tablo dünya kaynaklarını hızla eriterek ilerleyen kapitalizmin yüzde 1’lik kesimin refah artışını daha fazla yoksulluk ve sömürü üreterek koruduğu gerçeğidir. Bunun günümüzde en iyi işlerlik kazandığı mekanizmalardan biri daha yoğun sömürüye açık iş ve istihdam biçimlerinin üretilmesinden geçmektedir. Türkiye gibi otoriter-faşizan rejimli, dışa bağımlı, çarpık ekonomisiyle ayrışan ülkelerde bu süreç ne var ki en tehlikeli halini almaktadır.