Geçişin başlangıcı
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Kadıköy’e günlerdir su verilmemişti; Işid çetelerinin tanklarla Kobane’yi kuşattığı haberleri geliyordu; sokaktan öğretmenler geçiyordu “karanlığa teslim olmayacağız” sloganı atarak; Kobane’den gelen gazeteci arkadaşımla, sanat galerileri ve kafelerle soylulaştırma sürecine girerek rant bölgelerinden birine dönüşen Yeldeğirmeni’ndeki bir çay ocağında buluşacaktık

Kadıköy’e günlerdir su verilmemişti; Işid çetelerinin tanklarla Kobane’yi kuşattığı haberleri geliyordu; sokaktan öğretmenler geçiyordu “karanlığa teslim olmayacağız” sloganı atarak; Kobane’den gelen gazeteci arkadaşımla, sanat galerileri ve kafelerle soylulaştırma sürecine girerek rant bölgelerinden birine dönüşen Yeldeğirmeni’ndeki bir çay ocağında buluşacaktık. Bir yandan yağmur yağıyordu ve içimdeki sıkıntı yağan yağmurla artıyordu, Turgut Uyar’ın bir sıkıntıyı ısrarla büyütmek dediği şey… ‘Korkulu Ustalık’ kitabında vardı, “Ne söylenmişse ve ne söylenmemişse, ne yapılmışsa ve ne yapılmamışsa, ne düzeltilmişse ve ne düzeltilmemişse ondan sıkılan biri” gibi, kendime sığınak olmaya çalışıyordum…

Kobane’yi konuşuyoruz arkadaşımla, yağmurun yağışını izlerken, bana gazetelerde okuyabileceğim şeyleri anlatıyor, bense daha fazlasını istiyorum, “Sen hiçbir şey görmedin ki” deyip susuyor, yaşadıklarını ve gördüklerini anlatırken çay bardağını tutan eli titriyor. “Güçlü bir direniş var, Kobane düşmeyecek ama ya yaşanan o acılar…” dedikten sonra yine susuyor ve yağmura bakıp uzaklara dalıyor. Aklı orada, dönmüş olduğu için kendini suçlu hissediyor, umutlu sahneler anlatırken birden umutsuzluğa kapılıyor, gözleri dolu doluyken gülmeye başlıyor; konuştukça korkuyu cesaretten, umudu umutsuzluktan ayıran sınırların izleri siliniyor. Sonra bir itirafta bulunuyor: “Hep bir Avrupa şehri olarak düşündüğüm İstanbul’dan Ortadoğu’ya baktığımı fark ettim orada, aslında Kürt sorununu yeterince anlamadığımı... Ezidilerin varlığını bile katledikleri zaman öğrendim çoğu kişi gibi. Orada, bizim burada eksikliğini yaşadığımız ortak aklın varlığını gördüm, hakikatin nasıl hem karmaşık, hem de yalın olabileceğini...”

Peki mümkün mü buradan bakıp anlamak diye soruyorum, yanıt vermiyor, “Anlamıyorum” diyor sonra, “yok olmanın değil, yok edememenin acısının aldığı bu biçimi, savaş ve katliamların bilgisayar oyunu gibi sahnelenişini… Tüm o silahlar, tanklar… Dünyanın değişik yerlerinden gelen katillerin, yüzyıllardır o topraklarda yaşayan insanları katledişini tüm dünya seyrediyor.”

Tüm dünya kendi güçsüzlüğünü seyrediyor aslında diyorum ona, artık işlerin eskisi gibi olmadığını, insanların öyle kolay yola getirilemediğini, Hong Kong’da özgürlük için meydanlara dökülen insanlardan bahsediyorum. Ortadoğu’daki bu süreç ve dünyanın hemen hemen her yerinde yaşanan isyanlar çözülmenin işaretleri. Korkuyu yeniden, daha güçlü bir biçimde üretmek istiyorlar, Ortadoğu’nun tarihi... Zeynep Atikkan’ın, Metis’ten bugünlerde çıkan “Avrupa Benim” adlı kitabındaki James Bovard alıntısını okuyorum ona: “Herkesi yönetebilmek için yeteri kadar insanı korkutmak gerekir. Demokratik sistemde işler böyle yürür, hakların yok edilmesi için toplumun korkması yeterli gerekçedir.” Brezilya’dan Türkiye’ye pek çok ülkede farklı gerekçelerle sokaklara çıkan insanları birbirine bağlayan reddedişin büyüsünü, devletlerin korku üretme çabalarını; Irak’a dünyanın çeşitli yerlerinden giden Işid’çi katiller ile Avrupa’daki İslamofobinin ve aşırı sağın yükselişinin bu çözülmeyle ilişkili olduğunu anlatıyorum ve umutlu şeyler söyleyecekken susmak geliyor içimden. Umut ile umutsuzluğun, korku ile cesaretin arasındaki sınırların kaybolduğu yerde olmak, “bir sıkıntıyı ısrarla büyütmek” daha anlamlı geliyor o an. Turgut Uyar, sevinç için amansız ve aşağılayıcı bönlük demiş, sıkıntıyı “kendi çözümünü aramakta, rahatlıktan daha etkin” bir duygu olarak tarif etmişti.

Çay ocağında yağmuru izler ve Kobane’de, dünyanın pek çok yerinde direnenleri düşünürken, Marguerite Duras’nın yazılarından birisinde geçen “Biz geleceğin tarih öncesiyiz” sözü geliyor aklıma, geçişin başlangıcında, sıkıntılı… Suların geldiğini söylüyor çay ocağına gelen biri; mahalleli, İSKİ’ye yürümüş…