Geçmişe dalmak tehlikelidir
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL

Sular yükseliyor ve yaşadığımız yüzey sular altında kaldıkça hep daha yükseğe çıkmak zorunda kalıyoruz. Küresel ısınma nedeniyle buzların eridiği ve kentlerin sular altında kaldığı distopik bir gelecekten söz etmiyorum. Eriyen zamandır; yükselen sularsa geçen zaman. Anılarımız, “eski güzel günler” suların altında kaldı. 2008 tarihli animasyon filmi “Küçük Küpler Evi” (La maison en petits cubes), yükselen sulara rağmen tek başına yaşam mücadelesi veren yaşlı adamın kişisel hikâyesini anlatıyor, hepimizin hikâyesini. Sular yükseldikçe evine bir kat daha çıkarak kurtarabildiği eşyalarını inşa ettiği kata taşıyan bir Sisifos. Yaşlı adam ağzından hiç düşürmediği piposunu suların içine düşürür bir gün. Ve piposunu aramak için edindiği dalgıç giysisiyle sulara dalar, geçmişe yolculuk başlamıştır. Alttaki kata indiğinde boş odada eski bir yatakla karşılaşır, anıları canlanır birden; hasta karısını görmüştür yatakta. Daha derin katmanlara indikçe her katmanda bir nesne geçmişe gömülü kişisel anılarını bilince çıkaracaktır. Ve en alt kata indiğinde, yeryüzünün henüz sularla kaplı olmadığı zamanı hatırlar, duvarlar da yoktur. Çıplak ayakla toprakta alabildiğine koşturduğu zamanlar.

Çocukluğunun yüzeyine inmiştir, oyunların zamanına; yeryüzünün henüz hiyerarşik katmanlarla örtülmediği ve duvarlarla örülmediği zamana. Geçmişi, şimdiyi ve geleceği bir anda yakaladığımız o müthiş an. Kişisel tarihinin derinliklerine yaptığı yolculuktan tekrar yüzeye çıktığında masaya kendi kadehinin yanına bir kadeh daha koyar. Geçen yıllar yükselen sulardır. Ve bellek suların altında kalmıştır. Belleğe yapılan yolculuk derin sulara dalmaktır. Biz de derinden çıkardığımız geçmişimiz için masaya bir kadeh daha koyalım. Şimdi için de bir kadeh ve şimdinin geleceğe, ihtimaller alanına açılan ucu için de bir kadeh. Ve geçmişe, şimdiye ve geleceğe kaldıralım kadehlerimizi. Geçmişi ve geleceği aynı anda yudumlayalım. Duvarsız zamanları hatırlayalım.

Kişisel tarihimizi bir kenara bırakalım ve toplumsal tarihe dönelim, diyeceğim ama olmuyor ve ikisini birbirinden ayırmak zor, iç içe geçmişlerdir. Toplumda yükselen sular, tahakküm ilişkilerinin, hiyerarşilerin, insanın insana ve doğaya boyun eğdirmesinin tarihidir. Tüm dayanışmacı değerlerimiz, kurumlarımız, mücadele alanlarımız, bizi birbirimize ve doğaya yatay olarak bağlayan ne varsa sular altındadır. Baskıyla, savaşla, kentsel dönüşümle yerinden yurdundan edilenler. Geçmişe dair yapılar birer birer yok oluyor. Toplumsal bellekle birlikte kişisel belleklerimiz de. Ama geçmiş asla kaybolmuyor, nesnelerin içinde gömülü, yeniden keşfedilmeyi bekliyor: “Aklın, bize geçmiş diye sunduğu şey aslında geçmiş değildir. Hayatımızın her saati, tıpkı kimi halk efsanelerindeki ölülerin ruhları gibi, ölür ölmez somut bir nesnenin içine gizlenerek onda vücut bulur. Oraya hapsolur ve biz o nesneye rastlamazsak, temelli olarak orada hapis kalır. Biz nesne aracılığıyla onu tanır, çağırırız, o zaman kurtulur” (Marcel Proust). Geçmiş yok edildiğinde, zorbaların yarattığı belleksiz mekânlar kaplıyor her yeri; sular yükseliyor, şimdinin katmanında çaresizce bekliyoruz, yüzümüz geleceğe dönük. Godot’nun gelecekten geleceğini düşünüyoruz. Gelecek dediğimiz, geçmişin uzantısıdır. Godot geçmişte saklı. Umudu geçmiş büyütüyor.

Geçmişe, derin sulara dalıyoruz ama dalmak tehlikelidir. Derine indikçe ciğerleriniz patlayacak gibi olur, kan basıncınız artar ve kalp atışlarınız hızlanır; bilinç bulanıklığı yaşarsınız . Ve hızla su yüzeyine çıkarsanız vurgun yiyebilirsiniz. Kanda sıvı halde bulunan azot, basınçtan dolayı gaza dönüşerek damarlarınızı tıkar. Damar tıkanmaları beyinde gerçekleşirse felç olursunuz. Bugün egemen olan, geçmişe hızla dalıp çıkanların bilinç bulanıklıkları ve vurgun yiyenlerin söylemleridir. Geçmişin bir anını, bir nesnesini, bir kişiliğini zaman ve mekânın tüm ilişkilerinden koparıp yüzeye çıkaranların. Beyin damarları tıkalı olanlar, toplumun, bireylerin damarlarını, düşünce akışlarını tıkamaya çabalıyor. Oysa akışkan ortama dalmak özen ister. Düşünmek, yaşadığı zaman ve mekân içindeki mevcut şeyleri, gizil kuvvetlerle, dip akıntılarıyla ilişkilendirmek ve aklın sınırlarına rağmen gelmekte olanı görebilmektir; geçmişte donup kalmak değil, oluşun, akışın hareketini yakalayabilmek. Henüz yüzeye çıkmamış kuvvetlere, yüzeye çıkmalarıyla birlikte despotik düzeni değiştirecek olanlara kaldıralım kadehlerimizi, yani geçmişe. Geçmiş sizsiniz, gizil kuvvetler de siz.