alpertasbeyoglu

Geçmişi okumak

Son günlerde, sanki birisi düğmeye basmış gibi alevlenen uluorta sözlere, yazılara, televizyon programlarına baktıkça, insan üzüntü ile öfke arasında savrulup duruyor.

Bu biçimde olaylar ve kişilikler üzerinde spekülasyon yapılarak, tarih ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi yeniden kurma çabası, hayatımızı abluka altına almaya çalışan bir tasavvurun habercisi gibi.

Oysa tarih yazımı ya da tarih bilinci, dönemi ve ruhu, süreçleri, deneyimleri, yüzleşmeleri, tanıklıkları, belgeleri, dinamikleri, metaforları ve daha çok olguyu ayrı ayrı ve bir bütün olarak kavramayı gerekli kılar. Açık yüreklilikle ve ‘ahlaki’ kaygularla… “Tarih ancak özgür bir ülkede yazılabilir” diyor Voltaire ama, geleceğin inşası da, akıntıya karşı, insanın hafızasını geri kazanmasından geçiyor.

Ne ki birileri, ömürleri cehenneme çeviren darbelerin, kim vurduların, katliamların, komploların, hesapların, rantların, ayrımcılıkların, provokasyonların, nutukların bedelini, hoyratça ve karşı cepheden sola ödetmeye çalışıyorlar.

Üstelik bunu sinsice, solun hesaplaşması gereken zaaflarını ve tarihini kullanarak ve tahrif ederek yapıyor olmaları dikkat çekici.

Hele yaşayan binlerce tanığın varlığına rağmen… Ortalık muhteris terzilerden geçilmez oldu. Kimi şeytan kıyafeti biçmeye çalışıyor geçmişimize, kimi asker üniforması, kimi önü ilikli saf çocuk takımı. Tıpkı…

*

Sen de oradaydın. Günlerden 1 Mayıs idi. Yıllardan 1977… Sol içi gerilimler yaşanıyordu evet. Ama günlerdir bütün yayın organları da Taksim Meydanı’nda sol içi büyük bir çatışmanın yaşanacağını işleyip duruyordu. Öyle ki herkes nereden geleceği ve ne olacağı belli olmayan bir beklenmedik olayın gerilimi içindeydi.

Yıllar sonra bugün öğreniyoruz ki, “yirmi bin silahlı adam varmış” meğer meydanda (insaf)! ‘Dünyanın ünlü  belgeselcilerinden’ olduğu ileri sürülen biri söyleyiveriyor nedense bunu.

Sen uzun, yorucu ve olaysız bir yürüyüşten sonra, meydanın ortasına doğru ilerliyorsun…

O günlerde o meşhur otel ile taksim anıtı ve sular idaresi arasında (şimdiki metro girişinin oralarda) duraklar var.

Bakıyorsun duraklardan birinin üzerinde bir grup insan… aralarında Bülent Uluer, konuşma yapmaya hazırlanıyor. Oraya yöneliyorsun. Harbiye tarafından kalabalık bir grup meydana yaklaşmakta… tam oraya vardığın sırada – kameranı durağa ve dolayısıyla otele doğrulttuğun an- bir silah sesi… durağın üzerindeki grup adeta düşüyor. Silah seslerinin nereden geldiğini kestiremiyorsun. Gözün vizörde dört bir yana dönüyorsun.

Önce binlerce kişi yere yatıyor üst üste. Yine şimdi söylenenlere göre otel ve sular idaresi tarafından iki grup birbirine karşılıklı yaylım ateşine başlamışlar (bir insaf daha)! Durakları vurabiliyor muyuz diye deneme yapıyor olmalılar!

Sonra alana birden bire panzerlerin girdiğini ve kalabalığın ezilmemek için kaçıştığını görüyorsun. Panzerler fır dönüyor meydanda.

Kısa bir süre geçmeden meydanın ortası boşalıyor. O ‘belgeselci arkadaş’ ile karşılaşıyorsun. Elinde sekiz milimetre amatör bir kamera var. ‘Sular idaresi üzerinden ateş edenleri çektiğini’ söylüyor ve hızla uzaklaşıyor.

Sen şaşkın, geride kalanları ve meydanın halini de çekmeye çalışırken birdenbire bir grup üzerine saldırıyor. Zorla ve profesyonelce elindeki kamerayı alıp, içindeki filmi çıkarıyorlar ve kameranın üzerinde tepinip kayboluyorlar.

Sonra işte bilinenler…

Fotoğrafın bütününe bakan sağ duyulu bir göz, daha birçok şey gibi, öncelikle iki noktayı açık olarak görebilir.

İlki, 1 Mayıs’a gruplar çatışmak üzere gelmiş olsalardı bu görüntü mü çıkardı ortaya…

Diğeri ise, yaygınlaşan kitselleşmenin önünü kesecek ve 80 darbesini hazırlayacak (diğer katliamlarla birlikte) bir sürecin planlayıcıları kim olabilir sorusu…

Bir zamanlar, solun o derin zaaflarının aktörü olanların ve tilmizlerinin nefretleriyle tarih yazılabilir mi…

Tarih doğru soruları sormakla çıkar oysa yola. Ve ‘temiz’ bir merakla ve sağduyuyla… 

BİZİ TAKİP EDİN

359,909BeğenilerBeğen
55,851TakipçiTakip Et
1,086,758TakipçiTakip Et
7,819AbonelerAbone

BİRGÜN ÖZEL