Geçmişle hesaplaşmak, Vahabilerle kucaklaşmak..
TANER TİMUR TANER TİMUR

Suudi Arabistan Kralı Abdullah öleli çok olmadı; olay belleklerimizde hâlâ canlı. Geçen günlerde de Tayyip Bey yine Cidde’deydi. Kutsal topraklarda bir kez daha Umre yaptı ve tabii bu arada da yeni kralla görüşme fırsatı buldu. Son yıllarda sık sık tanık olduğumuz, fakat yine de alışamadığımız sahneler. Erdoğan–Salman buluşmasında neler görüşüldü, neler konuşuldu bilmiyoruz. Görüşmelerden sadece “kamuoyuna açıklanması uygun görülenleri” öğreniyoruz. Yine de aklımıza bazı sorular takılıyor: Yoksa Tayyip Bey, hazır Mısır Devlet Başkanı Sisi de oradayken, Ortadoğu siyasi mimarisinde devre dışı kalmamaya mı çalıştı? Yoksa daha önce aldığı “İslam’a hizmet ödülü”nün manevi sorumluluğu altında, yeni Krala Sisi’nin, “paralel yapı”nın ve daha bir sürü “sapkınlığın” İslam’a kötülüklerini, ihanetlerini mi anlattı? Ve bu arada Suriyeli mülteciler ya da ülkemizdeki hayırlı vakıflar için yardım da istedi mi? Bu sorular hep aklımızda kalacak.

Bu vesileyle ben de tarihimizde Suudi Arabistan’ın nasıl bir yer ettiğini; Osmanlıların Vahabi’liği nasıl gördüklerini merak ettim. Okuma notlarımı karıştırdım; bilgilerimi tazeledim ve bazı şeyler söylemek ihtiyacını duydum. Bilgi paylaşılmazsa neye yarar ki?
•••
Teokratik bir devlet olarak Suud Krallığı, ilk kez 18. yüzyılın ortalarında, bir aşiret reisi ile bir din adamının anlaşması üzerine kuruldu: Bir tarafta İbn Suud, aşiret reisi; öte tarafta Muhammed İbn Abdülvahab, din adamı. O tarihlerde Osmanlılar için Arabistan, daha çok Hicaz ya da Mekke-Medine şehirleri demekti. Yavuz Mısır’ı fethettikten sonra Arap aşiretlerini de itaat altına almış ve Arap yarımadasında, dolaylı şekilde de olsa, bir egemenlik kurmuştu. Batılı seyyahlar o bölge ile ilgili hayli ilginç bilgiler vermişlerdi. Bunlardan Carsten Niebuhr’un yazdıklarını sanıyorum bugün de hatırlamamızda yarar var.
•••
Niebuhr Danimarkalı bir gezgindi; matematik ve haritacılık okumuştu ve 1760’da Danimarka Kralı’nın tertiplediği bir sefere katılmıştı. İskenderiye üzerinden, 1762 Ekim’inde Cidde’ye varan Niebuhr, gözlemlerini ilk kez 1772’de yayımladı ve eseri sonra birçok dile çevrildi.
Şunları yazıyor Niebuhr: “Eğer Araplar her yıl Sultan’dan büyük paralar çekmese ve ondan her türlü avantaj sağlamasaydılar çoktan bu bir avuç Türk’ü kovarlardı.

Sultan bütün Şerif’leri, Hicaz soylularını ve Kutsal şehrin koruyucularını maaşa bağlamış bulunuyor. Hacılar kutsal şehirde kaldığı sürece 2000 devenin taşıyabileceği kadar su dağıtıyor; Kabe’yi süsleyen ve Muhammed’in torunlarını şenlendiren sayısız hediye yolluyor.” Ve şunu da ekliyor Niebuhr: “Arapların özgürlüklerini kısıtlamadan Sultanın gururunu okşayan bu idare olmasa Araplar aç kalacaklar”.  İşte, Batı, merkantil ekonomiden sanayi devrimine yönelirken Osmanlıların Arap çöllerinde uyguladıkları “ekonomi politik” de buydu.
•••
“Hicaz Demiryolu” Abdülhamid’in “çılgın proje”lerinden biri olmuştur. Oysa proje Abdülhamit’ten çok II. Wilhelm’in kolonyal “Panislamizm”ine hizmet edecek nitelikteydi. Proje tamamlanamadı ve Mekke Şerifi Hüseyin’in de tahrik ve engelleri ile Şam, Mekke’ye bağlanamadı.  Öykümüz burada bitiyor. Gelelim bugüne.
•••
İşte biz de yukarıda anlatılan gel-gitli sahnelerden birini geçtiğimiz günlerde yaşadık ve iç acıtan tablolara tanık olduk. Bilmem Osmanlı-Suudi geçmişiyle ilgili aktardığımız bilgilerden sonra bunu söylemek haksızlık olur mu? R. T. Erdoğan’ın, ideal arkadaşlarıyla beraber “ulu hakan” olarak yücelttikleri Abdülhamit döneminde bile bir yobazlık merkezi olarak görülen bir ülkede, Cumhurbaşkanı sıfatıyla sergilediği görüntüler hüzün verici değil mi?. Aklıma F. R. Atay’ın Zeytindağı’nda bu kaybolmuş topraklar için yazdığı acı satırlar geliyor. Ayrıca olayın akçalı tarafını da düşünüyorum ve kendi kendime şunu soruyorum:

Acaba Erdoğan, Kral Salman’la baş başa görüşürken, Suriyeli mülteciler için harcadığımız milyarları hatırlatarak, Avrupalıları olduğu gibi Salman’ı da haşladı mı? Ortadaki haksızlığı rakamların diliyle anlattı mı? Geçelim. Bu konuda bir ses çıkmadı; bir şey duyulmadı; iyi de oldu. Anlaşılıyor ki Suud krallarının cömertliği daha çok hesaplı ödüller ve vakıflarla sınırlı kalıyor ve yoksulların çadırlarını ısıtmıyor. Bu da yeni bir şey değil. Dileriz ki Suudilerin bütün dolarları, altınları, hurmaları kendilerinde kalsın ve bizler de El Kaide’siyle, El Nusra’sıyla, IŞİD’i ile bütün vahşet ordularının filizlendiği bu topraklardan uzak duralım.
 

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız