Geçmişten günümüze eskimeyen öyküler
05.07.2018 10:07 BİRGÜN KİTAP
Sulhi Dölek zamanının çok ötesinde bir kalem. O yüzden de geçmişte yazdıkları bugün hâlâ severek okunabiliyor. Piyasa edebiyatının içerisinde böylesi değerlerimize daha çok sahip çıkmalıyız

Mehmet Özçataloğlu

Sulhi Dölek, ‘Vidalar’la okurlarıyla yeniden buluştu bugünlerde. Yayınevlerinin geçmiş yıllarda kalmış öykücülerimizin ya da başka bir deyişle usta öykücülerimizin kitaplarını yeniden okurla buluşturmalarını önemsiyorum. Böylelikle o döneme yetişememiş genç okurlar haberdar olabiliyor, bugünkülerden farklı öykülerle buluşmuş oluyorlar.

“Talihimin bana güldüğü günlerin sayısı, sağ elimin parmaklarından daha azdır. Sağ elimin üç parmağını bir kavgada yitirdiğimi söylersem, bunun anlamını daha iyi vurgulamış olurum.” Sulhi Dölek, daha kapaktan içeride okuru nelerin beklediğinin sinyalini veriyor bu satırlarla. Yazarın adını kitaplarıyla duymamış olsa da hemen herkeste bir aşinalık olduğu muhakkak bu ada. Bunun nedeni de sanırım yazarın, ‘Süper Baba’, ‘Külyutmaz’, ‘İkinci Bahar’, ‘Koltuk Sevdası’, ‘Yabancı Damat’ gibi televizyon dizilerinin senaristi olmasıdır.

Dölek’in öykülerinde sıradan insanların sıra dışı öykülerini okuyoruz. Yirmi bir öyküden oluşan kitapta birçok öyküde de nesnelerin öznenin yerini aldığını görüyoruz. Öner Yağcı, “bugün üretilip bugün tüketilen kimi yazıların sanat yapıtı ilan edildiği koşullarda öykünün unutulan değerlerini, yani insani olanı, insan durumlarını kendine yakışan bir sabırla günümüze taşıyarak ortaya koyar öykülerini” diyor yazar için. Feridun Andaç’a göre de “edebiyatımızda Hüseyin Rahmi Gürpınar’la başlayan, F. Celalettin, Aziz Nesin, Haldun Taner’le bugüne uzanan bir geleneğin en çağdaş sesi”dir.

Kendisini ise şöyle tanımlıyor yazar: “Mizahı seven, yazdıklarında mizah yöntemlerini kullanmaktan hoşlanan bir yazarım sadece. Benim mizahım amaç değil, araç. Bir yaklaşım, bir görüş biçimi. Kabul, yazdıklarımın birçoğunda iğneleyici, hadi alaycı demeyelim, gülen bir bakış açısı kullanıyorum. Öykü ve romanlarımda, hayatın içinde var olan mizahtan olsun olsun bir parmak daha fazlasını bulabilirsiniz. O da her zaman değil. Çünkü özellikle bizimki gibi çarpık gelişen toplumlarda gerçekler kimi zaman yazarın en sınır tanımaz düşlemlerini, en çılgın kurgularını aşabiliyor.”

Öykülerin tamamını değil ama bir kaçını alalım buraya. ‘Vidalar’da özne vidaları toplayan adam, nesne ise vidalar olmasına rağmen, öyküde yer değiştirip özne vidalar oluyor. Okur tamamen vidalara odaklanıyor ve bu vidaların kaynağını merak ederek soluksuz okuyor öyküyü. Sonunda? Sonunda bir film karesi gibi delirmiş bir nesneyle ya da özneyle karşılaşıyor okur.

‘Şahane Tatil’ karakterleriyle tam bir Anadolu öyküsü. Onlarca yıl öncesinden yazılmış olmasına rağmen sanki bugünün ücra bir Anadolu kasabası olayın yaşandığı yer. Osman Çorbacı, Kel Recep, Öksüz Ömer… İsimler ne kadar gerçek ne kadar kurmaca… Bugün gibi gerçek yazarın anlattıkları. Bugün için gerçek dışı olan tek detay gazetelerin artık kuponla hediye veriyor oluşu.

‘Masa’ adlı öyküde çağdaş yaşam adını verdiğimiz günümüzde insanın eşyasının kölesi oluşunu okuyoruz. Kullandığımız eşyaların/ nesnelerin karşısında ne denli aciz olduğumuzu… Onların karşısındaki korkularımızı… Ve bu korkuların günün birinde benliğimizi sarıp psikolojimizi alt üst edişini… Sulhi Dölek’in kalemini tam olarak yansıtan bir kara mizah örneği.

‘Deprem Yardımı’nda deprem ve yardım sözcüklerinin yan yana kullanımını görünce hemen hepimizin aklında beliren anlam sanırım aynıdır. Öyküde de bu anlama odaklıyor yazar bizi. “… Kimsenin iyilik duygusunu zedelemek, saygısızlık etmek istemem. Ama bu yardımlardan az çekmedik. Nankörlük sayılmayacağını bilsem, hani ilgisizlik bile yardımın böylesinden iyidir diyeceğim. Yer sarsıntısına uğramış insanlar neye gereksinir? Yiyecek, giyecek, ilaç, battaniye, çadır gibi nesnelere değil mi? Peki, bunların umulduğu yerde süs bitkileri kimin işine yarar? Avizeleri nereye asar, rimelleri nerenize sürersiniz?”

Yakın zamanda yaşanan Van depreminin ardından bir taraftar grubunun maç sonunda sahaya, depremzedelere yardım amaçlı attıkları atkı, bere, eldivenlerden dolayı kulübün ceza aldığını düşününce yadırgamıyor aslında insan bu yaşananları. Aklımda ise tek bir soru kalıyor bunların ardından. “Toplumsal olarak neden bu duruma geldik?” Konu can sıkıcı bir halde. İyisi mi yine yazara kulak verelim ve acı acı gülümseyelim: “Derken bir deprem daha oldu. Bir hafta geçmeden de yine yardım sandıkları sökün etti. Bu kez bayat konservelerden zehirlendik. Kimin hangi akla uyarak gönderdiğini anlayamadığımız Kangal cinsi çoban köpeğinin de kuduz olduğu ancak dört kişiyi ısırmasından sonra ortaya çıktı.”

‘Bu Kentte Aç Kalınmaz’ başlıklı öykü çocukluğumun efsane hikâyelerinden biridir. Hani şu Boğaz Köprüsü’nün satılması hikâyesi… İstanbul’un uyanıkları, Anadolu’nun ücra kasabalarından yaşama tutunmak için gelen temiz yürekli saf düşüncelileri kıstırınca satmaya çalışırlarmış köprüyü. Bu öyküde de kendine ait olmayan bir evi defalarca kiraya veren ama eve kimsenin oturamadığı bir hikâyeyi okuyoruz.

‘Görünmeyen Adam Hastalığı’ ise ilginç bir hastalık öyküsü. Bugüne değin birçok hasta doktor ilişkisini anlatan öykü okusak da böyle bir hastalık öyküsüne daha önce denk gelmemiştim. Doktor karşısında soyundukça görünmez olan bir adamın öyküsü bu. Doktorun ifadesiyle bir hiç olan adamın, yok adamın öyküsü. Yazıldığı tarihe bakınca o günlerin çok ötesinde bir kurmaca olduğu söylenebilir.

Sulhi Dölek zamanının çok ötesinde bir kalem. O yüzden de geçmişte yazdıkları bugün hâlâ severek okunabiliyor. Piyasa edebiyatının içerisinde böylesi değerlerimize daha çok sahip çıkmalıyız. Eksik Parça Yayınları ‘Vidalar’ı bugünün okurlarıyla buluşturduğu için çok isabetli bir iş yapmış.