Gel ey denizin nazlı kızı..!
KEMAL ULUSALER KEMAL ULUSALER

Okullar kapandı. Uzun ve yorucu bir ders yılının ardından öğrenciler karnelerini aldılar.

Hal böyle iken bizde, bir karne fıkrası ile birlikte memlekette olup bitene bir göz atalım dedik.

El- ezher öğrencisi Osman, okul tatile girmeden bir hafta önce, sıla özlemiyle Türkiye’ye döner. Dönerken okulda bıraktığı arkadaşına sıkı sıkıya tembih eder; “ Bana notlarımı bildir, ama şifreli bildir ki babam anlamasın. Örneğin, bir zayıf varsa, Muhammed’in selamı var, iki zayıf varsa, Muhammed Bekir’in selamı var, üç zayıf varsa, Muhammed Ali’nin selamı var gibi.. Anladın mı?” Arkadaşı; “ Tamam, anladım”der ve Osman’ı uğurlar.

İki hafta sonra Osman’ın evine Kahire’den bir telefon gelir. Arayan arkadaşıdır. Telefonu açan babaya Osman’ı sorar. Baba, evde yok yanıtını verince, arkadaşı; “ Geldiğinde ona söyleyin, kendisine ümmeti Muhammed’in selamı var!”

 

Hükümet oluşunun onuncu yılında Başbakan Erdoğan’ın karnesine bakınca görüyoruz ki o da ümmedi Muhammed’in selamını almış durumda. Bunca selamı almış olan bir öğrenci hali, süt dökmüş kedi haline benzer genellikle. Gelin görün ki öğrencinin pişkini de var; Başbakan Erdoğan gibi.. Demokrasi, hukuk, adalet, eşitlik, özgürlük, insan hakları, eğitim, sağlık, sanat ne varsa yerlerde sürünüyor. Olumlu bir tek not yok karnesinde, zatın. Buna rağmen “Sinek Efe” misali bir efelenme, bir burnundan kıl aldırmama durumu ki demeyin gitsin.

Elbette yalnız Başbakan değil, etrafında bil cümle zat ve de ;” Kıyamet'e yakın hızlanmasına paralel Cenab-ı Allah'ın insana ulaşım ve haberleşmede lütfettiği vasıtalarla dünya artık tek bir memleket haline gelmiştir. Bu memleketin merkezi, dolayısıyla bugünden yarına bütün hadiselerin merkez üssü Türkiye'dir; “ gibi laflar eden kapu kulu medya aktörleri.

Başta Davutoğlu olmak üzere hemen hepsi ülkeyi fers ( dağıtmak, yıkmak, parçalamak) ettiklerine bakmadan, ferş ( yer , yaymak, yayılmak) peşindeler. Kendilerini dünyanın merkezi görenler; “ Şu kadar ki, bu kutlu işte her ülkeden insanlar işbirliği yapacak, tarihte emsali görülmedik şekilde doğu-batı işbirliği ve bütünleşmesi görülecek ve sağlanacaktır. Kur'an, elbette kendi aslî dilinde okunacak, onun aslî dili bir defa daha tarihî azametini kazanacak, fakat Kur'an, asıl temsilini bir defa daha Türkçe'de bulacaktır. Türkçe olimpiyatlarında tüten manâ, bu temsilin soluklarıdır.” diyerek, Türkçe Olimpiyatları düzenlemekte ve Yeni Osmanlıcılık girişimleri ile bu yolda adım adım ilerlemekteler. Öte yandan İlber Ortaylı’nın ifadelerine göre Osmanlı’nın evi, Topkapı Sarayı perişan vaziyette ve dökülüyor. Osmanlı’nın başkenti İstanbul, çoktan İstanbul olmaktan çıkmış parçalanmış, yırtılmış, doğranmış bie ceset gibi orta yerde duruyor. Dolayısıyla burada; “ Diğer bir deyişle buradaki 'Osmanlı' aslında gerçek anlamıyla somut 'Osmanlı' değil... Bu terim, dindarların tarihe ve dolayısıyla gerçekliğe tutunmalarını sağlıyor ama bunu yaparken de içi kurumsal açıdan boşalıyor ve salt simgesel bir anlam kazanıyor.”demekte olan E.Mahçupyan’a katılmamak mümkün değil. Osmanlı da burada fers ve ferş girişiminin sembolik bir parçası olmuş durumda. Tıpkı Türkçe gibi. En ağdalı Arap, Fars ve Osmanlı karışımı Türkçeyi kullanan bizatihi Türkçe Olimpiyatlarını düzenleyenlerin başındaki zat değil mi? Hem Türkçeyi fers edeceksin hem de tüm dünyaya ferş olmaya kalkacaksın. Elbette yapılan planlı bir yapı bozumu örneği. Ve bu uygulamanın iki aktörü bu günlerde bir birlerine iyice girmiş durumdalar. Başbakan sokaktaki herhangi bir vatandaşa bile seçim meydanlarında “ Beraber yürüdük biz bu yollarda” derken aynı şarkıyı Hoca Efendi’den sakınmakta. Hele“ Gel ey denizin nazlı kızı nuş-i şerbet et! ” der gibi “Bu hasret bitsin “ demelerini Hoca Efendi hiç yemedi ve ;” Ülkeme, milletime, ülkemde olan o şeylere zarar vermemek için dau’s-sıla deyip sıla sevdasıyla, kahve içtiğim kahveleri bile böyle hatırlayarak ve sonra ondan kaçarak, burnumun kemikleri sızladığı anda ondan uzaklaşarak, burada kalacak, burada yaşayacağım.” diyerek, gelmeyeceğini deklare etti.

Kimi izdeşleri bunu; “ Fethullah Gülen'in strateji anlayışını onun evlerinde iki yıl boyunca kalmamdan biliyorum. Gülen'in ve tabilerinin stratejisi güçlüden çekinmek ve onu asla ürkütmemek üzerine kuruludur. Eğer Amerika'yı terk ederse, bu Amerika'ya karşı bir tavır olarak algılanıp cemaatine, teşkilatına, "hareket"ine zarar vereceğinden artık bunu asla yapamaz. Ancak Türkiye'ye gelir, ama öyle görünüyor ki o da ancak ölüm döşeğindeyken olursa olur. Allah uzun ve hayırlı ömür versin.” diyerek yorumlarken kimileri de “ Ne işi var müslümanlara zulm eden o ülkede, Amerika yerine Medine'de yaşaması, Efendimiz Aleyhisselama komşu olması fevkalade güzel olurdu.” demekte.

Kim ne derse desin, boşuna dememiş atalarımız; “İnsan doğduğu yerde değil doyduğu yerde yaşar.” diye. Eh, Hoca Efendi’de siyaseten, maddeten, manen doyduğu yerde yaşamayı tercih ediyorsa bu elbette ki onun bileceği iştir. Fazla söze ne hacet, hele hele ‘ hasret bitsin ‘ teranelerine.. Bunlar fitne işi fitne, aziz kardeşlerim…