Gelenek ve sinemamız
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM

Türkiye’de sinemayı düşünen insanlarda gördüğüm ortak bir özellik: Geçmiş ile kendi aralarında sınırlı bir ilişki olmasıdır. “Geçmişi bilmemek” ya da “geçmişi asal görmek” paradoksun adı bu. Kısacası geçmişimizle ilişkimiz sorunlu.

İster yönetmenlere, isterseniz yazarlara, hatta akademisyenlere: Bu ülkenin nasıl bir öyküleme geleneği var, nasıl bir olay örgüsü inşa ediyor, görsel dilin tarihsel kökenleri ya da evrimi nedir diye sorun. Sonuç fark etmez, esas olarak kem kümden oluşur ve tarihin bilgisi ve yorumu üzerine inşa edilmezler.

Bu ülkenin geleneği nettir, “Biliyorum diyenden korkacaksın.” Bilmeden sallamak sarsılmaz ve tarih boyunca ısrarlı ve tüketici bir geleneğimizdir. Cem Yılmaz’ın anlattığı şekliyle adresi bilmeden yol tarif etmek, işte geçmişe dair bilgimizin özü bu.

Geçmişin kimi gişe hasılatı kıran filmlerini de hiçbir esaslı yenilik yapmadan yeniden-çekmek, bu ülkenin geleneğinde var. Özellikle siyah beyaz filmleri renkli sinemanın ülkemizde yerleşmeye başladığı 1960’ların sonlarında yeniden çektiler: Sonuç genellikle fecaat oldu. Aynı şekilde son on yıllık dilimde 7 Kocalı Hürmüz saçmalığını yeniden çevirip büyük bir ticari fiyaskoyla karşılaştılar, işte buna ticari zekâ denir. Yalnızca bizim değil, geçmişin sinemasını başka oyuncularla yeniden çevirmenin altın dönemi 1980’lerdi, video dönemi çakma filmler dönemiydi, üstelik sınır aşılmıştı.

Siyasetimizde de bir yandan geçmişe küfür etmek, bir yanda geçmişten sahte kurtarıcı devşirmek bir gelenektir bu ülkede. Mesela Osmanlıcayı yeniden meşrulaştırmak için bula bula ileri sürdükleri mazeret yalnızca dedelerimizin mezar taşlarını okuyamıyoruz oldu. Oysa dedelerimizin büyük bölümünün mezar taşında ya yazı yoktur, ya da mezar taşı olanların bizzat kendileri ve aileleri de okuma yazma bilmiyordu. Bugün Osmanlıca taraftarlarının büyük bölümü Osmanlıca bilmez. Tarih profesörlerimizin çok azı Osmanlı arşivlerine girer, orada dirsek çürütürler. Neyse geçelim, zülfü yare dokunduk. Değinmeyince olmuyor, Osmanlı döneminde, Arapça dersini Anadolu’da okutan hocaların aşırı büyük bölümü Arapça bilmezdi, nitekim bugün imam hatip liselerinden mezun olanların ya da hocaların büyük bölümü de Arapça bilmez.

Sinemamızdan söz ediyorduk: Biz de bir anlatı geleneği tartışması yoktur, çünkü yönetmenlerimizde berrak bir bilgiyle belirli anlatı tercihleri yapmazlar, sistemin işleyişi şudur: “Derya içindedirler, derya nedir bilmezler.” Bu iş yapa yapa öğrenilir, daha da önemlisi, yapanların çoğu da ne yaptığını bilmez, bu işin sırrı budur.

Hal böyle olunca, karşımıza çıkan ne olacak? Yanıtı basit, bilmeden yapan herkesin durumu gibi, bildiğini varsaydığı bir adama öykünecek, ondan çalacak ya da onun taklidini yapacak, isteyen buna yerlileştirme desin, ama esas olarak taklittir, kopyadır ve özünde yönetmenler kendi dillerini bulmadan kariyerlerini bitirir. Bu işin pirleri de böyledir. Yine hal böyle olunca, bütün sinema tarihimiz boyunca, şu şundan şunu aldı, şu şundan bunu çaldı tartışması hiç bitmez, sistemin işleyişi araklamak üzerine kurulunca, kim kimi suçlayacak? Yüzyılımızın esaslı özetlerinden birisidir bu.

Biz de eleştirmen ile yönetmen arasında eskiden esaslı bir kavga vardı. Eleştiri 1950’lerden sonra yaygınlaşmaya başladıktan sonra, daha ilk 10 yıllık dilimde bu kavgalar başladı, sonra giderek kendi kamplarını üretti. Şimdi ise yazın kimliğini kaybettikten beri, yönetmen/eleştirmen kavgası yerini şakşakçılığa ve ölçüsüz övgücülükle, bilip bilmeyen bir tarihsel arka plan yazmak bir eğilim haline geldi.

Yönetmenlerimiz geçmişe göre ilerleme kaydettiler, birçoğunun evinde korsan DVD’den geniş bir arşiv var, onlar için çalışmak, hangi sahneyi kimden almalı diye (ç)alıcı gözle film seyretmek demek.

İşte bizim geleneğimiz: Bu nedenle 1980 öncesi ile 1990 sonrasını birbirinden ayıran temel özelliklerden birisi, kimin kime (ç)alıcı gözle baktığı filmlerin değişmesi anlamına gelir. 80-90 arası ise dünya sineması kaynaktı, hangisini gözüne kestirebiliyorsan artık. Ama telif melif yok, bu ülkede fikir hırsızlığının bu kadar yaygın olmasının arkasında, her türlü furyamız da olduğu gibi, sistemin kendisini, yani iktidarın ayak seslerini duyarız.