“Gerekirse tezek yakarız”dan “gerekirse İncirlik’i açarız”a
Fatih Yaşlı Fatih Yaşlı

Geleceğin tarihçileri bugünleri yazarken sanıyorum ki 29 Haziran 2016 tarihli şu açıklamaya ayrı bir sayfa açacaklardır: “Uluslararası bazda bir adım atıyoruz. Siz kalkıp da Türkiye’den böyle bir insani yardımı götürmek için günün başbakanına mı sordunuz? Biz zaten oraya gerekli yardımı Gazze’ye bugüne kadar hep yaptık yapıyoruz.”

Bu açıklama, her şeyden önce İslamcılığın “Filistin davası”nın mahiyetini bir kez daha ortaya koymuştur. Filistin direnişinin taşıyıcılığını sol-seküler güçlerin yaptığı uzun yıllar boyunca Filistin’e gözleri kapalı olan İslamcılar, ne zaman ki Hamas kurulup İslami bir güç devreye girmiş, ancak o zaman Filistin diye bir sorunun varlığını keşfetmişlerdir. O zamandan bu zamana ise meseleye bir propaganda aracı olarak bakmanın ötesine gitmemişler, başından beri taşıdıkları Amerikancı karakter nedeniyle de İsrail ile iyi geçinmeye, ilişkileri kapalı kapılar ardında yürütmeye ve sağlam tutmaya özen göstermişlerdir. Tam da bu nedenle “One minute” ve Mavi Marmara şovlarının “Bana mı sordunuz” diye bitirilmesi şaşırtıcı değildir ama yine de bu bitişi göstermesi açısından semboliktir, önemlidir.

İkincisi, bu açıklama yeni-Osmanlıcılığın iflas ettiğinin ilk ağızdan teyidi, Arap Baharı ile birlikte gündeme gelen emperyal fantezilerin hakikat duvarına çarptığının kabulü, havlu atıldığının ilanıdır. İHH, Hamas’ın Türkiye bağlantısı demektir; Hamas ise İhvan’ın, yani Müslüman Kardeşler’in Filistin yapılanmasıdır. İşte bu açıklamayla vazgeçilen şey “İhvan rejimleri kuşağı”na liderliktir. Bu ise kaçınılmazdır; çünkü proje Tunus’ta da, tarihsel olarak İhvan’ın merkezini oluşturan Mısır’da da iflas etmiş, İhvan yenilmiştir, Libya ve Suriye’deki planlar ise tutmamıştır. Özellikle Suriye direnişi projenin sonunu getirmiş, Emevi Camii’nde namaz kılma rüyası, rüya olmaktan öteye gidememiştir. İçeride ise önce Gezi Direnişi ve sonrasında Kürt sorununda şiddetin yeniden devreye girmesi, rejimin içerideki hegemonyasının yetersizliğini ve dolayısıyla bölgesel/küresel aktör olma iddiasının temelsizliğini net bir şekilde ortaya koymuştur.

Yine de bu, bugünden yarına Suriye politikasının değişeceği, Şam’la barışılacağı ve cihatçılardan desteğin çekileceği şeklinde anlaşılmamalıdır. Barış yapılan İsrail, Suriye’deki durumdan memnundur ve cihatçıların yenilgisini istememektedir. Aynı şekilde “İsrail barışı” ile birlikte ortaya İsrail, Arabistan ve Yeni-Osmanlı’dan müteşekkil bir eksen çıkmıştır ki, bu eksenin varlık nedeni İran düşmanlığıdır ve İran’la öncelikle karşı karşıya gelinecek olan yer de yine Suriye coğrafyasıdır. Dolayısıyla Suriye siyasetinde de bir balans ayarı yapılacaktır ama bunun aşamalı ve kısmi olacağını, “Kardeşim Esad” noktasına henüz gelinmediğini not etmek gerekmektedir.

Üçüncü olarak, bu açıklama, yanına “Rus barışı”nı da ekleyerek söyleyecek olursak, kapitalist/emperyalist dünya sistemi içerisindeki bağımlı bir ülkenin emperyalist hiyerarşideki yerini değiştirmeye yönelik girişimlerinin nasıl sonuçlandığını göstermesi açısından ibretliktir. Yeni-Osmanlıcılar, Arap Baharı konjonktüründe ve emperyalizmin açtığı alanın da farkındalığıyla, kendilerini “oyun kurucu” olarak görme hülyasına kapılmışlar, kendilerine çizilen çizgileri “Kayserili halı tüccarı” mantığıyla ihlal etmeye kalkmışlar ve sonuç bu olmuştur.

Bu mantığın zirve noktası olan Rus uçağının düşürülmesinin ardından tüm o hamasi söylemlerin gerçek dünyada hiçbir karşılığı olmadığı tecrübe edilmiş, sınır kapılarında çürümeye terk edilen salatalık-domates kasalarından, in cinin top oynamaya başladığı Antalya sahillerine, hakikatin tokadı suratlara aşk edilmiştir. Hal böyle olunca da sonuç “Gerekirse tezek yakarız”dan, “Gerekirse İncirlik’i Rus uçaklarına açarız”a geçiş olmuştur. Gelinen nokta ise trajikomiktir, “cihan devleti” olmak için çıkılan yolda, Türkiye beş yıl öncesine göre çok daha bağımlı bir ülke görünümüne bürünmüş, eli ayağı çok daha sıkı bir şekilde bağlanmıştır.

Açıklamanın dördüncü ve belki de bizim için en önemli sonucu şudur: On üç yıl boyunca ilk kez, “Ne olursa olsun geri adım atmak yok” felsefesinden vazgeçilmiş, “karizmayı çizdirmek” ve “kişisel ikbal uğruna çark” kanaatinin genel kabul görmesi pahasına da olsa İsrail ve Rusya barışı tesis edilmiştir ve bu, açık bir sıkışma ve kırılganlık göstergesidir. Dışarıdaki hezimet içerideki zaferlerle telafi edilmek istenecektir belki ama mukadderat kaçınılmazdır, söz konusu yenilgi durumu içeriye mutlaka yansıyacak, rejimin gidişatı üzerinde etkide bulunacak, bir kriz potansiyeli taşıyacaktır. Bu gidişatın dikkatli bir şekilde izlenmesi ve müdahale olanakları üzerinde düşünülmesi gerekmektedir.