Geriye doğru toplum, geriye doğru sinema
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Öykünün bir tarafında Amerikan adalet sisteminde idam cezası olmaması gerektiğine inanan idealist bir savcı, diğer taraftaysa bu savcının hakkında idam cezası isteyeceği bir seri katil var. Savcının onun kadar idealist olmayan çalışma arkadaşları bu tartışmada bilinen en klasik lafı söylüyor: “Toplum idam cezası istiyor.” Savcının yanıtı net: “Ama ben daha önce hiç idam cezası için dava açmadım. Eğer yasama meclisinde olsaydım, buna karşı olurdum.”

Şimdi normalde böyle bir anlatıda, savcının tüm baskılara göğüs gererek ideallerine sahip çıktığını gösterecek bir yapı kurgulanır. Oysa sağcı Hollywood yönetmenlerinin öncü ismi William Friedkin’in 1987 tarihli filmi Rampage‘da savcının bu itirazdan sonra doğrudan idam cezasının peşine düşmesini makul gösteren bir strateji uygulanıyor: 1. Cinayetlerin Amerikan toplumu için yılın en önemli zamanı olan Noel döneminde işlendiğinin altı özenle çizilerek bunun sadece bireylere değil ülkenin değerlerine yönelik bir saldırı olduğu vurgulanıyor. 2. Katilin girdiği evlerde yaşlı-genç demeden tüm aile bireylerini öldürüp kanlarını içmesi mümkün olduğunca detaylı anlatılarak, Amerikan yaşam tarzının ve ‘Amerikan rüyası’ adı verilen kültürel ideolojinin en önemli taşıyıcısı olan ‘aile’ kavramının nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğu gösteriliyor. 3. Bazı sorgu sahnelerinde katilin vahşiliğini vurgulayacak diyaloglara yer veriliyor: “İnsanları ölürken izlemeye bayılıyorum. Titreyip her tarafa sürünüyorlar. Sonra bir anda duruyorlar. Ya da bıçakla onları kes ve yüzlerinin beyazlaşmasını izle. Bütün o kanı seviyordum.” Kapanış konuşmasında idam karşıtı savcının jüriyi idam cezasına ikna edebilmek için mahkeme salonunu üç dakika (katilin her bir kurbanını öldürüp parçalamak için harcadığı süre) boyunca sessizliğe gömdüğü sahnede kanla kızıla boyanmış olay mahalline yapılan geri dönüşler de üstüne tuz-biber! Sonuçta, filmin başında idam karşıtı olan savcı filmin ortasında şöyle diyor: “Charles Reece ölmelidir.”

Filmin iki farklı versiyonu var: Gösterime çıkan versiyonda katil akıl hastanesine gönderilir. 1992 tarihli ‘yönetmenin kurgusu’ versiyonundaysa suçlu bulunur, sonra avukatı adamın akıl hastası olduğuna dair yeni bulgularla hastaneye yatırılması kararını çıkarttırır ama bu gerçekleşmez çünkü Reece hapishanede intihar etmiştir. Böylece Friedkin beş yıl gecikmeyle de olsa ‘ilahi adalet’i tecelli ettirmiş olur.

Sonuçta hangi versiyonu ele alırsanız alın, anlatıda önemli olan final değil; bu filmde izleyiciye özdeşleşme nesnesi karakterler -savcı, kurbanlar, o sırada evde olmadıkları için katliamdan kurtulan baba ile küçük oğlu- üzerinden açıkça idam propagandası yapıldığını görürsünüz.

Bizzat kendisi insan uygarlığının ulaştığı düzeyin bir göstergesi olan sinema sanatının bu düzeyi sürekli geriye götürmek için kullanılıyor oluşu hayret verici doğrusu… Bunu sadece Reagan döneminin vahşi sağcı dünyasında çekilmiş Rampage’a ve idam sevdalısı gericilere bakarak söylemiyorum; 1970lerin ortalarından bu yana giderek güçlenen bir toplumsal gerileme süreci yaşıyoruz, sinemasal anlatılar da buna uygun biçimde kuruluyor. Bu hafta izlediğim 2016 tarihli Raw mesela… Vejetaryen bir ailenin veterinerlik öğrencisi kızları üzerinden, insani gelişime paralel olarak baskılanmış yamyamlık güdüsünün nasıl yeniden yüzeye çıktığını anlatan film bu ‘geriye dönüş’ü eğitim kavramına ve kurumlarına, giderek modernizme bağlıyor.

Son yıllarda ilerici/ilerlemeci anlatıların sayısında çarpıcı bir azalma yaşanırken muhafazakar/gerici filmler hem oran hem de gişe başarısı bakımından yükseliyor -Lars von Trier gibi auteur’lerin filmlerine, kadınlık durumunun eski zamanları aratmayacak biçimde şeytanileştirildiği ‘cadı’ filmlerinin sayısındaki artışa ya da John Wick serisi gibi vigilante filmleri üzerinden sunulan ‘hukuksuz toplumda bireysel hukuk’ retoriği patlamasına bakın! Bu Putin, Erdoğan, Orban, Trump gibi liderlerin dünyasının hem sonucu hem de nedeni…

Tabii ki enseyi karartmak yok; doğanın ve yaşamın diyalektiği çerçevesinde bu durumun değişeceğini biliyoruz. Sinemasal yansımalar mı önce değişecek yoksa politik durum mu, bunu da büyük olasılıkla kendi yaşam süremizde göreceğiz.