Gezi, Duende ve Zatopek’in koşusu…
ERCAN KESAL ERCAN KESAL
Merhaba… ‘’Gezi’’ ikinci yılını doldurdu. Aşağıda, bir süre önce bir kongrede ve bir derginin ‘’gezi yıldönümü’’ vesilesiyle gerçekleşen toplantısında yaptığım konuşmaların, yazıya dökülmüş hali var. Yakın zamanda çıkacak olan kitap ve senaryo çalışmaları için bir süre yazmayacağım. Geç olmayacak bir zaman sonra tekrar birlikte olacağız

Meşhur hikayedir. Romalı bir general, imparatoru devirmek için giriştiği ihtilal hazırlığı sırasında yakalanır ve idama mahkûm edilir. Eski Roma’da idama mahkûm olan asiller, öldürülmez, yanlarına kendini öldürmesi için bir bıçak bırakılırmış.

Ona da aynı şey yapılmış. Ama beklenen eylem bir türlü gerçekleşmeyince, kocasının korktuğunu düşünen karısı, dayanamamış ve içeri girerek bıçağı kendi karnına saplamış. Sonra da kocasına yarasını göstererek, ‘’Non Dole!’’ demiş, “Bak acıtmıyor!”

Gezi boyunca, panzerlerin ve gaz kapsüllerinin önünde durarak, yaralanan, ölen, gözünü kaybeden gençlerin, ‘’biber gazı oley!’’ sloganlarını ilk duyduğumda, bu hikaye gelmişti aklıma.
Yara meselesi önemli!

Eski zamanlarda ünlü bir saz ustası varmış. Onun yaptığı sazların sesi çok farklıymış nedense!
Genç bir müzisyen de uzun zamandır bu sazlardan birine sahip olmayı düşlermiş.

Beklenen gün gelmiş nihayet. Fakat adam, özenle yaptığı sazı delikanlıya vermeden önce, tutup bırakmış yere. Çarpmayla birlikte sazın gövdesi de dağılmış. Daha sonra da parçalanmış sazı yeniden tamir ederek uzatmış, şaşkın gence:

‘’Al, artık çalabilirsin!’’
Genç müzisyen sazı çaldığında, o zamana kadar hiç duyulmamış güzellikte sesler çıkarmış. Gövdesi yaralı olan saz daha iyi ses veriyormuş çünkü. Saz ustasının sırrı da buymuş meğer!

Duyduğumuz seslerin bu denli içli, bu denli derinden gelmesinin sebebi, yaralarımız mı?
Belki de! Çünkü bizim duende’miz o.
Duende…

“Gerçeküstü bir kavram. Eski blues sanatçılarının, yerel bir saz şairinin, kendini müziğe kaptırıp danseden bir dervişin toprağın derinliklerinden gelen gücü…’’

Açılan ve hiç kapanmayan yaralarımızın iyileşmesi sırasında ortaya çıkan olağanüstü ve beklenmedik enerji. Yaramızın iyileştikten sonra da içimizde bıraktığı sızı. ‘’Herkesin hissettiği, ama kimsenin açıklayamadığı esrarengiz güç, toprağın ruhu.’’

Lorca: ‘‘İçinde karanlık sesler olan her şeyde duende vardır’’ diyor.

Düşüncelerimizde, eylemlerimizde, duende’si olan; kayıplarımızla, yaralarımızla ilişkili bir şeyler var. Bu yüzden, Gezi’de, ya da bir başka yerde; pervasızca sokağa çıkan, itiraz eden çocukların duygularında gezinen şeydir ihtiyacımız olan ve dönüp bakmamız gereken şey de aynı zamanda!

Yaramız kabuk bağlasa da sızlıyor ve şifamız da orada.

Lorca’nın yara ve ölümle ilişki kurarak İspanya’nın “gömülü ruhu’’ diye tarif ettiği şey, duende’dir.
Türkiye’nin gömülü ruhu ise ‘’Gezi’’dir.

Palempsest…

Tüm bunlar, akla bir başka kavramı getiriyor: “Palempsest’’
“Aynı yaprak üzerinde, bir metnin başka bir metne eklendiği, üst üste geldiği, ancak eski metni tümüyle gizlemeyen, eski metnin görülebildiği bir’’ nesne…

“Ortaçağ’da, parşömenin az ve pahalı olması nedeniyle, yazarlar eski el yazmalarının yüzeyini kazıyarak elde ettikleri parşömenleri yeniden kullanma yoluna gidiyorlardı.’’

Yeniden kullanılmak üzere kazınan, fakat kazındıkça eskiden yazılanların parça parça ortaya çıktığı parşömenlerdir “Palempsest’’ler…

Bu yüzden, “…en yeni en özgün kabul edilen bir metin bile daha önce yazılmış bir metne dayanır, biri ötekinden ayrılmaz, çünkü her ikisi de bir geleneğin içerisinde yer alırlar. Hiç bir metin kaynaklarını bütünüyle silemez, her metin başka metinlerden izler taşır.’’

Gezi’de yaşanan her şey bir palempset’e yazılır gibi insanların vicdanına yazılmıştır. Geçmişte yaşanan ve bundan sonra da yaşanacak her şeyin izlerini taşıyarak!

Uzun koşu…

Emil Zatopek Çekoslovak bir maden işçisi. 1942 yılında Alman işgalinin yaşandığı yıllarda atletizme başlıyor.
İlk koşusu mecburen ve tesadüfen yapılan bir koşu. Onu ilk koşusunda izleyen hocası şaşkınlıkla konuşur: “Bir şeye benzemiyor tarzın ama fena koşmuyorsun!’’

Bütün atletlerin koşma stilleri konusunda çok fazla araştırma var. Emil Zatopek’in koşması bu standartların hiçbirine uymuyor, bu yüzden onu ayrıca sınıflandırmışlar.

Atletler koşarken yorulduklarında, arkadakini kollayarak tempoyu düşürür, enerji toplarlar. Zatopek ise enerjisinin bittiğini hissedince depar atmaya başlıyor. Özellikle bu hareketi rakiplerini deliye çeviriyor.

Elini kolunu sallıyor, yüzü acıyla kasılıyor, koşuyor; duruyor ve tekrar koşuyor. Yorulduğu anda, bütün enerjisiyle yeniden koşan bir adam. “Yapmaması gereken her şeyi yapıyor, ama yine de kazanıyor…’’

5000 metreyi, 10 bin metreyi ve maratonu aynı anda koşup altın madalya alan tek koşucu.

Gezi’nin koşusu da E. Zatopek’in koşusuna benzer. En yorgun anında tüm gücüyle tekrar depara kalkan bir koşuculuk. Bunların tekniği yazılmıyor, yazılamıyor. Üzerine bu kadar çok şey konuştuk, ama bu bizim kendi Zatopek koşumuz. Bizim gücümüz, irademiz yeniden, bir kez daha ortaya çıkarıyor bu enerjiyi.

“Gerçeği kopya etmek güzel olabilir. Ama gerçeği icat etmek daha iyidir.’’ Gezi gibi!

Çok istersen olur kuzum!

Hemingvay: “Bir nesil biter, yeni bir nesil gelir… Güneş de doğar, batar. Yeryüzü sonsuz gider. Tüm ırmaklar denize akar, ama deniz dolmaz’’ der. Olsun! Doğru yolu bulmak için önce kaybolmak gerekirdi, öyle de oldu zaten…
Ben çiftçi çocuğuydum…

Çocukken bir şey görürsünüz, istersiniz. Benim de olurdu. Anneme giderdim. “Çok istersen olur kuzum” derdi.
Ben “Çok istersen olur” lafını çok ciddiye aldım. Yaşantımın sonraki dönemlerinde bazı şeyleri çok istediğim oldu. Olmamışsa, “demek ki çok fazla istememişim” diyordum.

Dünü yarına bağlayabiliriz. İyi bir geleceğe doğru gidebiliriz. Çünkü, çok istiyoruz!

Alıntılar:
G. Akçura, Pazar Yazıları.
K. Aktulum, Palempsest