Gıda egemenliği...
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
2050'de dünya nüfusunun 9 milyara çıkacağı tahmin ediliyor. Uzmanlar aslında 9 milyar kişiye yetecek gıda üretim potansiyelinin bulunduğu

2050'de dünya nüfusunun 9 milyara çıkacağı tahmin ediliyor. Uzmanlar aslında 9 milyar kişiye yetecek gıda üretim potansiyelinin bulunduğu konusunda hemfikir. Mesele, insanlığın belki de en temel hakkı, beslenme hakkının piyasa merhametine terk edilemeyecek kadar önemli olduğunu kavrayabilmekte…...

Küresel ekonomik krizin en civcivli günlerinde Habertürk televizyonunda Tarım Bakanı Mehdi Eker’le yapılan bir söyleşiye tanık oldum. Spiker soruyor: Sayın bakan son zamanlarda dünyada tarım fiyatları hızla düşüyor bu konuda ne söylersiniz?
Bakan pişkince cevaplıyor: Efendim biz tarım ithalatçısı olduğumuz için bizi olumsuz etkilemiyor.
İstatistiki anlamda Eker haklıydı. 2008'de Türkiye 3.9 milyar dolarlık tarım ürünleri ihracatı yaparken, 6.4 milyar dolarlık ithalat gerçekleştirmişti. Haliyle, fiyatlar düşerse tarımdaki dış ticaret açığı da kapanırdı.Aynı zamanda, bu sözlerin bir tarım bakanının ağzından çıktığı düşünülürse cevap çok da hazindi. Hele bir zamanlar bahçıvan kadrosundan o zamanki Avrupa Ekonomik Topluluğu’na girmeye çalışan, tarım üreticisi olma iddiasındaki bir ülke için. Nitekim bakan haklı çıktı. 2009’un ilk 9 ayında ithalat ihracattan daha hızlı geriledi, tarımda dış ticaret açığı 530 milyon dolara kadar düştü.
Yalnız son aylarda dünya ekonomisinin bir kıpırdanmasıyla birlikte tarım fiyatları tekrar yükselme eğilimine girdi. Üstelik, konunun tüm uzmanları, bu trendin devam edeceği yolunda hemfikir. Kısaca Mehdi Eker için haberler pek de iç açıcı değil. Zaten Tüketici Hakları Derneği kendisi hakkında “yeni GDO yönetmeliğinin hiçbir kontrole ve risk değerlendirmesine tabi tutulmadan Türkiye’ye girmesine izin verdiği” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştu. Tabii ki Türkiye tarımının acıklı durumundan tek sorumlu şu anki Bakan Eker değil. Bir anlamda Türkiye tarımının tabutuna son çivi, 2001 krizi sonrasında Kemal Derviş’in el marifetiyle “15 günde 15 yasa” çıkarttığı günlerde çakılmıştı. Özellikle Haziran 2001'de yürürlüğe giren, şeker pancarı üretimini kotalara bağlayan Şeker Yasası sembolik bir önem taşıyor. O günden bugüne dolar bazında tarım ihracatı iki kat, ithalatı ise dört kat arttı. Aslında Türkiye tarımı hızla geriye giden tek ülke değil. Neoliberal düzene ayak uydurmaya çalışan, IMF-DB’nin “yapısal uyum” programlarını uygulayan neredeyse tüm yoksul ülkeler benzer bir akıbetle karşılaştı. Tarım üretimi giderek zengin ülkelerin bir ayrıcalığı haline geldi.
4. DÜNYA GIDA ZİRVESİ
Dünya gıda üretiminde yaşanan sorunların 16-18 Kasım tarihlerinde Dünya Gıda Örgütü’nün (FAO) merkezinin bulunduğu Roma’da toplanan Dünya Gıda Zirvesi’nde ele alınması bekleniyordu. Ne yazık ki 1974, 1996, 2002’den sonra dördüncüsü düzenlenen zirve tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Bir kere ev sahibi sıfatı taşıyan İtalya Başbakanı Berlusconi bir yana bırakılırsa, G-8 ülkeleri liderlerinden hiçbiri zirveye rağbet etmedi. FAO Genel Direktörü Jacques Diouf, tehlikesi değil açlık gerçeğine karşı 44 milyar dolarlık yardım talebinde bulunmuştu. Zirveden bu yönde hiçbir somut karar çıkmadı. Karar bildirgesinde sadece birtakım temenniler yer aldı. Düşünün, bir yanda her ülkenin kendi ulusal ekonomisini canlandırmak için seferber ettiği trilyonluk kurtarma paketleri, öte yandan 200 ülkenin temsil edildiği Gıda Zirvesi’nde bir 44 milyar doların gözden çıkarılamaması.
FAO’nun açıklamalarına göre dünyada tam 1.02 milyar kişi açlıktan muzdarip. Küresel ekonomik kriz açlar ordusuna bir 100 milyon kişi daha eklemiş. Basit bir hesapla, zengin ülkelerde lokantada yenecek bir akşam yemeği pahasına, 44 dolarla bir kişi açlıktan kurtulabilecekken, elleri bir türlü ceplerine gitmiyor. Veya ABD, Japonya, Almanya ve benzeri ülkelerde kişi başına gelir 40 bin doların üzerindeyken, bunun binde biriyle bir açı doyurmak mümkünken, yine cüzdan vicdanın önüne geçiyor. Aslına bakılırsa en zengin bilinen ülkelerde bile, neoliberal politikalarla gelir ve servet dengelerinin iyice bozulması sonucu ciddi bir açlık sorunu var. En çarpıcı örnek, kriz sonrası işsizlik oranı yüzde 10.2'ye sıçrayan ABD'de 49 miyon kişinin açlıkla karşılaşması. Tarım bakanlığınn verilerine göre, eksik beslenen, öğün atlayan, gıda yardımına muhtaç kalan kişileri üst üste ekleyince bu rakama ulaşılıyor.
Yine Diouf’un verdiği rakamlara göre, zenginler kulübü OECD ülkelerinde tarım destekleri için yılda 365 milyar dolar sarf ediliyor. Buna karşın neoliberal dalgayla birlikte, çoğunlukla IMF-DB dayatmalarıyla yoksul ülkelerden tarım desteklerini adım adım kaldırmaları, tarım üretimini piyasa düzenine terk etmeleri istenmiş, yardımlar bu koşula bağlanmıştı. Özellikle ihracata yönelik tarım, bu ülkelere bir kurtuluş reçetesi olarak önerilmişti. Sonuç tam bir fiyasko, Afrika ve Güney Asya başta gelmek üzere birçok ülkede açlık yaygınlaştı. Küçük üreticilerin geçimlik tarım üretimine dayanan modelin, çokuluslu şirketler eliyle ihracata yönelik tarıma dönüşmesi birçok ülkeye yıkım getirdi. Örneğin Kenya 25 yıl önce tarımda kendine yeterliydi. Bugün gıda ihtiyacının yüzde 80’ini ithal ederken, ihracatının yüzde 80’ini tarım ürünleri oluşturuyor. Kolombiya bir yandan yetersiz beslenme sorunuyla boğuşurken, ABD’de satılan kesme çiçeklerin tam yüzde 62’sini üretiyor. Ne yazık ki çiçek karın doyurmuyor!
KÜRESEL TARIMSAL İŞ BÖLÜMÜ
Yeni küresel iş bölümünde buğday, mısır, pirinç gibi temel gıda maddeleri üretiminde ileri teknoloji kullanan, sermaye yoğun üretim yapan ABD başta gelmek üzere Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda gibi zengin ülkeler öne çıkıyor. Demin söz ettiğimiz kesilmiş taze çiçek, özellikle mevsim dışı sebze ve meyveler, kanatlı hayvanlar, kültür balıkçılığı gibi daha emek yoğun ürünler ise yoksul ülkelere devrediliyor. Ama genellikle çokuluslu şirketler egemenliğinde, sözleşmeli üretim yapılıyor. Bir de tedarik zinciri içerisinde gübreydi, haşere ilacıydı, tohumdu derken yükselen maliyetlerle gariban üreticinin elinde kayda değer bir gelir kalmıyor. Çoğunlukla tek bir ürüne kilitlenmiş yoksul köylülerin kazançları en temel tarımsal ihtiyaç maddelerini almaya bile yetmiyor.
Tarımdaki tekelleşme çok belirgin biçimde istatistiklere yansıyor. Buğday ihracatının yüzde 85’i, pirincin yüzde 80’i altı ülkeden, mısırın yüzde 70’i ise üç ülkeden kaynaklanıyor. Şirket bazında ise, ADM, Cargill ve Bunge dünya mısır üretiminin egemenliğine sahip. Altı şirket dünya hububat ticaretinin yüzde 85’ini, üç şirket kakaonun yüzde 83’ünü, üç şirket de muzun yüzde 80’ini elinde tutuyor. Tohum, GDO’lu ürünler denince de haliyle akla Monsanto geliyor (Ian Angus, International Viewpoint, May 2008).
FAO gibi BM’ye bağlı, benzer biçimde ABD tarafından kale alınmayan UNCTAD’ın 2009 Ticaret ve Kalkınma raporunda ABD ve AB’nin fahiş tarım desteklerinin yoksul ülkeler üzerindeki etkisi şöyle anlatılıyor:
Fiyat teşviklerine karşılık verebilme kapasitesi daha destekleyici bir kurumsal ve finansal çerçeve gerektirir. Bunun ulusal düzeyde  anlamı, tarımsal Ar-Ge, altyapı, girdilerin temini ve kredi imkanları için daha fazla hükümet desteğidir. Uluslararası finansal kurumların sponsorluğundaki yapısal uyum programları kapsamında bu destekler büyük ölçüde azaltıldı veya tamamen kaldırıldı. Uluslararası düzeyde, uluslararası tarım piyasalarında çarpıklıkların ortadan kaldırılması, özellikle gelişmiş ülkelerdeki tarımsal destek ve korumacılık politikalarının tasfiyesi, gelişmekte olan ülkelerde tarım gelirlerinin ve üretiminin artışına yardımcı olabilir. İlk anda etkisi gıda fiyatlarında artış şeklinde ortaya çıkabilir, orta vadede gıda ithalatçıları dahil gelişmiş ülkelerdeki tarımsal desteklerin kaldırılmasının faydaları, gelişmekte olan ülkelerdeki ayarlama maliyetlerinin ötesine geçecektir (UNCTAD, Trade and development Report 2009).
2008 DÜNYA GIDA KRİZİ
Bilindiği gibi 2008’de zengin ülkelerin kendi üreticilerine tarımsal destekleri doludizgin sürerken dünya gıda krizi patlak verdi. Temel tarım ürünlerinin aşırı yükselmesi karşısında yoksul ülkelerde açlık sorunu iyice akut hale geldi. Ermenistan’dan, Bangaldeş’e; Nikaragua’dan Haiti’ye, haliyle bir dolu Afrika ülkesine kadar tam 33 ülkede açlık karşısında toplumsal ayaklanmalar baş gösterdi. Mart 2007-Mart 2008 arasında hububat fiyatları yüzde 88, yağ ürünleri yüzde 106, süt ürünleri yüzde 46 sıçrayıverdi. Birçok Asya ülkesi için, temel gıda maddesi pirincin fiyatı tonda 1000 doları aştı. İnsanların açlıklarını bastırmak için çamurdan kurabiyeler yaptığı, evet yanlış duymadınız bildiğimiz çamurdan, Haiti’de göstericiler, “kurşundan, dayaktan korkmuyoruz; aksi halde açlıktan zaten öleceğiz” diye direnişlerini sürdürdüler. Haiti’de, temel gıda pirincin dörtte üçü ABD’den geliyor, büyük tarım üreticileri devlet sübvansiyonlarının da yardımıyla keyifle karlarına kar katıyorlardı. Derken küresel kriz patlak verdi, tüm varlık fiyatları gibi gıda fiyatları da hızla inişe geçti, yoksul ülkeler biraz nefes aldı. Peki tüm insanlığa yetecek ölçüde gıda üretimi yapılırken, niye gıda fiyatları bu kadar hızla tavan yapıyordu?
Yine İan Angus’a kulak verirsek;
1) Yeşil Devrim'in sona ermesi: 60’larda, 70’lerde yeni tohumlar, gübreler, haşere ilaçları, tarım teknikleri ve altyapı yatırımlarıyla tarımda “yeşil devrim” adı verilen atılım dönemi geride kaldı. Özellikle kamunun tarım desteklerinin kuruması, altyapı yatırımlarının ve Ar-Ge faaliyetlerinin duraksaması bu sonucu getirdi.
2) İklim değişikliği: Seller, kuraklıklar, siklonlar gibi küresel iklim değişikliğinin vahim sonuçları tarımı da vurdu.
3) Tarımsal Yakıtlar: Etanol ve biyodizel, tarım ürünlerinin enerji üretimine yönlendirilmesi sonucu elde ediliyor. Bu süreçte mısır başta olmak üzere giderek soya, kanola ve diğer yağlı tohumlar kullanılıyor. Bu sektöre büyük yatırımlar yapılarak petrol ve doğal gaza bir ikame ürün sektörü yaratılıyor. Böylelikle söz konusu tarım ürünlerine ve onları ikame mallarına talep artıyor, fiyatlar yukarı zıplıyor.
4) Petrol fiyatları: Tarımın önemli girdileri gübre ve haşere ilaçları petrolden üretiliyor. Ayrıca petrol fiyatları yükselince ekim, mahsul toplama ve ürünün taşınması aşamalarında kullanılan gaz ve dizelin maliyeti paralel biçimde artıyor.
Bunlara ek biçimde, türev piyasalarında tarım ürünleri üzerine oynanan spekülasyonları da eklemek gerekiyor. 2008'de küresel anlamda türev piyasalarındaki pozisyonlar tam 520 trilyon dolara yükselmişti. Döviz kurları, faiz oranları, borsa endeksleri, altın gibi kıymetli madenlerin yanı sıra giderek tarım ürünleri de ciddi spekülasyonların konusu haline geldi. Bir fikir vermek için, 2008’de spekülatif pozisyonlar canlı hayvanlar için 15, kahve ve kakaoda 13, buğdayda 23, mısırda 42, soyada 44 milyar doları bulmuştu. Özellikle “meta endeksleri” içerisinde gıda ürünlerinin ağırlığının yüzde 24 civarında seyretmesi, yoksul insanların ekmeğini büyük spekülasyonların parçası yapmaya yetmişti. Örneğin, “kahvaltı sepeti” dersem sakın okul çocuklarının beslenme çantasından filan söz ettiğimi sanmayın. Bu, türev piyasalarda “kahve-çay-portakal suyu”ndan oluşan bir endekse spekülasyon anlamına geliyor.
LA VİA CAMPESİNA'NIN DOĞUŞU
Peki dünya halkları tarımdaki bu haksız ve adaletsiz gidişata sessiz mi kalıyor? 1996’daki ikinci “Dünya Gıda Zirvesi”ne 185 ülkeden hükümet temsilcileri katılırken, gerçek üreticilerin davet edilmemesi bir tarım üreticileri örgütünün, La Via Campesina’nın doğuşuna vesile oldu. La Via Campesina, 56 ülkedeki 120 küçük üretici ve köylü örgütünün şemsiye yapısı. Bu kez de Roma Zirvesi’ne davet edilmeyince, alternatif bir Halklar Gıda Egemenliği Forumu’nun toplanmasına ön ayak oldu.  La Via Campesina’nın mücadelesindeki  anahtar kavram; gıda egemenliği. Bu, resmi zirvenin amacı “gıda güvenliğine” karşı daha radikal seçeneği temsil ediyor. “Gıda güvenliği” her insanın yeteri besini alabilmesi; “gıda egemenliği” ise her ülkenin kendi yurttaşlarına yetecek gıda üretebilmesi anlamına geliyor. Böylece yoksul ülkeler, kendilerini zenginlerin DTÖ toplantılarında verecekleri tavizlere, gıda spekülatörlerinin kar hırslarına, çokuluslu şirketlerin küresel stratejilerine teslim etmemiş oluyorlar.
La Via Campesina bir kez, yeterli gıdayı ve köylülerin tarım yapabilmesini temel bir insanlık hakkı kabul ediyor. Bu zihniyetini Friends of the Earth International’la yayımladıkları ortak bildiriden de izlemek mümkün:
"Biz halkların yeterli gıda hakkını savunuyoruz. Bunun anlamı, gıdanın yeterli, besleyici, sağlıklı olması yanında ekolojik ve kültürel anlamda uygun koşullarda üretilmesidir. Bu aynı zamanda gıda üretme hakkını, köylülerin ve küçük çiftçilerin kendileri ve yaşadıkları topluluklar için gıda üretme haklarını ima eder. Köylüler, küçük çiftçiler ve zanaatkar balıkçılar açlık ve sefalet sorunlarının çözümü için geliştirilecek her stratejide merkezi rol oynamalıdırlar."
DÜNYADAKİ GIDALAR HEPİMİZE YETER
Yukarıdaki ifadeler, dünya tarımının öznelerinin, kendileri için ve dünya halkları için kaderlerine sahip çıkma iradelerinin beyanı biçiminde de okunabilir. Tarımda son dönemlerde “doğrudan toprağa dayalı emperyalizm” anlamında da yorumlanabilecek vahim gelişmeler yaşanmaya başladı. Suudi Arabistan, Kuveyt, Çin, Güney Kore gibi ülkeler; Afrika ve Güney Asya’nın en yoksul bölgelerinde tarım amaçlı büyük toprak alımlarına girişti. Büyük uluslararası spekülatörler de, Brezilya, Arjantin, Ukrayna’da aynı stratejiyi uygulamaya başladı. Bu La Via Campesina’nın haklar bildirgesine tam anlamıyla tezat, çok tehlikeli bir eğilimi temsil ediyor.
Öte yandan başta Hindistan olmak üzere bazı ülkeler de, 2009’un ilk on ayında tarım fiyatlarının yüzde 10 artışla yeniden yükselme trendine girmesi karşısında “gıda egemenliği” kavramına uygun, tarımda kendine yeterli stratejileri benimsemeye başladı. Nitekim, gıda zirvesini 21 Kasım tarihli nüshasında kapağa taşıyan The Economist dergisi en büyük endişesinin tarımdaki liberalleşme trendinin tersine çevrilmesi olduğunun altını çizdi. Belki de, kapitalist küreselleşme yanlılarının korkuları dünya halklarının kurtuluş reçetesi olabilir.
2050'de dünya nüfusunun 9 milyara çıkacağı tahmin ediliyor. Uzmanlar aslında 9 milyar kişiye yetecek gıda üretim potansiyelinin bulunduğu konusunda hemfikir. Mesele, insanlığın belki de en temel hakkı, beslenme hakkının piyasaların merhametine terk edilemeyecek kadar önemli olduğunu kavrayabilmekte…