Gidip gelmeler
ZAFER DİPER ZAFER DİPER

OLEYİS(Otel, Lokanta ve Eğlence Yerleri İşçileri Sendikası) 27 Nisan 1977 tarihli toplantıda üç önemli yargıya vardı. Bunlardan birincisi, 5 Haziran 1977 Genel Seçimleri’nde CHP’nin desteklenmesi; ikincisi, Türk-İş’ten ayrılmak için Olağanüstü Genel Kurul’un toplanması; üçüncüsü, sendikanın DİSK’in düzenlediği 1 Mayıs’ta yer alması... OLEYİS, 1 Mayıs 1977 Taksim Açık Hava Toplantısı’ndaydı ve bir üyesi yaşamını yitirdi. 10 Eylül 1977’de Olağanüstü Genel Kurul’da oy birliğiyle Sendikanın Türk-İş’ten ayrılması ve DİSK’e katılması onaylandı. Yarım gün bir otelde çalışyordum o sıralar ve OLEYİS’e üyeydim. Taksim’deki şubeye gider gelirdim aralarda...


80’lerin başında Üsküdar’da kurduğum Bizim Tiyatro’da; oyunlar yanı sıra, kültür-sanat etkinlikleri belki daha önemliydi. Şükran Kurdakul ve Haluk Şevket ile birlikte düzenlediğimiz dinleti-gösteri-toplugörüşme-anma günleri genelde dolar taşar, katılımcı-izleyici olarak sendikacı arkadaşlar topluca gelirdi. 12 Eylül sürecinin o koşullarında karşıt görüşte kültür-sanat üretmek neredeyse olanaksız görünse de, 18 Kasım 1986 günü DİSK’e bağlı Maden-İş üyesi 2600 işçiyle başlayan NETAŞ İşbırakımı(grevi) da başka bir inanılmazdı. Yakındı NETAŞ, giderdik, gelirlerdi.

Öncelikle Marx-Engels-Lenin üçlüsünün “sendika(cılık)” üzerine neler dediklerini anlamaya çalışıyordum; ancak nice okusam, ilişkiler yaşasam da, Kemal Sülker başta olmak üzere, Kemal Nebioğlu ve diğer konunun uzmanlarıyla söyleşsem de sendikacılığın, benim için içinden çıkılması zor karmaşık yönleri vardı. Düşüncelerimle işin sanat yönüne ağırlık veriyor; insanların tiyatro, sinema, yazın aracılığıyla bir araya gelmelerinin örgütlenmenin yararına bir zorunluluk olduğu ve bunun da üye sayısının artmasına katkı sunacağına inanıyordum. 90’lı yılların ortalarında bu nedenledir ki DİSK’e gidip gelmeler başladı.

Bu tasarımı ülke genelinde somutlama girişimleri amacıyla düzenlenen çalışmalarımızda 5-6 ayda olumlu noktalara gelinmişti, ne var ki bir sonuca bağlanamadı...

2000’lerin başında Eğitim Sen... Oyunlarla Anadolu’da bir sürü yerde; gecelerinde, anma günlerinde, şiir okumalarında, toplantılarında birlikteyim onlarla gidip gelerek... Sıkı dostlarımın birçoğu EĞİTİM-SEN’liydi o yıllar. Beni içlerine sürükleyen Köy Enstitüleri olgusuydu sanırım. Kimi alıntılar yapayım; EĞİTİM-SEN günümüz koşullarına göre kimilerini uygular belki, ama önce genç öğretmenlerimizin Köy Enstitüleri’ni, amacını, kuruluşunu, tarihçesini, hani bu dersleri iyi çalışmaları gerekli bence.

Karabekir: “Bir de şu var: Talebeler hep köyden alındıkları için köy-şehir, zengin-fakir ayrılığı yaratılarak yetiştiriliyorlarmış. Bu korkunç, en büyük tehlike burada.”

Okul Müdürü: “Bu da yersiz bir endişe efendim. Enstitülerin amacı, köy-şehir farkını ortadan kaldırmak; tüm toplumun kalkınmasına kaldıraç olmak. (...)Şartlar, bugüne dek girişilen araştırmalar, tecrübeler, köyü kendi içinden alıp yetiştirdiklerimizle kımıldatmaya, bize göre bir yol tutmaya zorluyor bizi. Dedikodular, endişeler, köyün uyanmasını, memleketin bütünüyle kalkınmasını çıkarlarına aykırı gören kaynaklardan geliyor.” (Hasanoğlan Soruşturması’ndan)
Mehmet Başaran: “Hakkı Tonguç’a göre sorun eğitim sorunu değil, geri üretim yaşamını kökten değiştirmekti. Halk, köleliğin her çeşidinden kurtulmalıydı. Köylü öylesine canlandırılıp bilinçlendirilmeliydi ki, bir daha hiçbir kuvvet onu sömürmemeli, bedava çalışan iş hayvanı durumuna getirememeliydi. (...)Köy Enstitüsü tamlaması, yeni bir eğitim terimiydi. Bilimin yol göstericiliğiyle, amaçlanan yaşama biçimini gerçekleştirici etkinliklerin eğitim ortamına dönüştürülmesi anlamını kapsıyordu.

Yalnız okur yazarlığı yaygınlaştırmak, tüm köyleri okula kavuşturmak, yeni tip bir öğretmen yetiştirmek değildi amaç. Hele hele kimilerinin sandığı gibi kapalı köy ekonomisini sürdürmek hiç değildi. Tarihsel koşulların sağladığı olanaklardan yararlanarak; eğitimi; emekçi üretici halkı bilinçlendirerek, siyasal bir güç durumuna getirici; sömürü düzenini zorlayıcı, değişmeyi hızlandırıcı bir eyleme, özgürleşme eylemine dönüştürmekti. Öğretmenler köylülere hem örgün eğitim verecek, okuma yazma ve temel bilgileri kazandıracak hem de modern ve ilmi tarım tekniklerini öğretecekti. Kitaba deftere dayalı öğretim yerine iş için, iş içinde eğitim ilkesi tatbik ediliyordu. Her köy enstitüsünün kendisine ait tarlaları, bağları, arı kovanları, besi hayvanları, atölyeleri vardı.

Derslerin %50’lik bölümü temel örgün eğitim konularını içeriyordu. Geri kalanı ise uygulamalı eğitimdi.” (Özgürleşme Eylemi Köy Enstitüleri)

Pakize Türkoğlu: “Köy Enstitülerinde etkin alanlardan biri de sanat eğitimi ve güzel sanatlar kültürüydü. (...)Bu alan çalışmaları, müzik, resim-iş, süsleme sanatı, ulusal oyunlar, tiyatro vb. etkinliklerdi... Köy Enstitülerinin başta gelen genel ilkelerinden, çalışmalarından biri iş içinde eğitim ve üretimse, ikincisi de kültür ve sanat zenginliği içinde eğitim, güzel sanatlar kültürü içinde eğitimdir. (...) Önemli bir tiyatro kültürü ve alışkanlığı yaratıldı. Bu yaratmada şiir, öykü yazma ve okuma, roman ve tiyatro türü yapıtların okunup incelenmesi, bunların Köy Enstitüleri Dergisi’nde yayımlanması gibi etkinliklerin esin verdiği kuşkusuzdu...” (Güzel Sanatlar ve Eğitim)

Kutlanan iki gün var: 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü ve haftaya cuma 24 Kasım Türkiye Öğretmenler Günü...

70’ler, 80’ler, 90’lar, 2000’ler; “gidip gelmeler”, “gider gelirdim”, “giderdik gelirlerdi” sözcükleriyle sonlara bağlanan bitmeyen yıllar...

“Uzun ince bir yoldayım/ Gidiyorum gündüz gece/ Bilmiyorum ne haldeyim/ Gidiyorum gündüz gece...” diye, içleniyorum âşık Veysel’i, o kırık, buruk, üzünç dolu sesi dinleyince?...