Gittiği yerde gül bitsin, dalında bülbül ötsün
FERİDUN NADİR FERİDUN NADİR
Malumunuz Vesikalı Yarim filmi çilingirden ve çilingir şarkılarından geçilmiyor. Buram buram romantizm, her köşesinde bir “şekilli bakış” bir “şekilli laf” var. Ve buna rağmen her şey çok sahici. Dakika bir gol bir, meyhaneye gidiyorlar filmde. Meyhane diye ünledikleri yer pavyon. Sahnede Şükran Ay. “Kahverengi Gözlerin” söylüyor. Semih Serezli siparişi veriyor: “Rakı getir. Büyük olsun. Yeni olsun.” Kadehler kalkar: “Hadi eyvallah, sıhhate. Gittiği yerde gül bitsin, dalında bülbül ötsün.” Filmin her bir cümlesini alın, duvarınıza yapıştırın.

Filmleri ne kadar dikkatli izlemeli, şarkıları ne kadar dikkatli dinlemeli? Politik doğruluğa ne kadar ‘takılmalı’?

Bir klip çekersiniz, bir tellak hırsızlık yapar. Hamamcılar ayaklanır: “Tellaklar bu değil.” Bundan bahsetmiyorum. Bu, işgüzarlık. İşgüzarlıkla politik doğruluk arasındaki sınırları düzgün çizemezseniz maazallah ABD’ye dönersiniz. ABD’de konuşmanız çok zordur. Çünkü sabit bir politik doğru da yoktur. Sürekli güncellenir. Politik doğru trendleri hakkında bülten filan da çıkmaz üstelik. Her an her yerde ayıplanabilirsiniz. “Renkli”den “zenci”ye geçilmişti. “Zenci”den “siyah”a, en son Afrikalı Amerikalı diyorlardı. Belki yine değişmiştir. Çok ciddiye alırlar bunu.

Ben yanlışlığı müspet içeriklerden bahsediyorum.

“At bizim, avrat bizim, silah bizim, şan bizim.” Ben şahsen at, avrat ve silah ile şan sahibi olunmasını anlamsız buluyorum. Atların ve avratların benim kadar kıymetli olduğunu düşünüyorum. Hele hele “Namus belasına kardaş” can filan vermeyi marifet sayamam.

Ama ben bu Cem Karaca şarkısını seviyorum. Duyunca eşlik etmeden duramam.

Vesikalı Yarim de böyle bir şey sanırım.

Yayıncılık ‘âleminin’ en önemli isimlerinden Raşit Çavaş’tan bir e-posta geldi. Çavaş’ın aklına düşmüş tekrar seyretmiş. Rakı görünce de ben aklına düşmüşüm. Bana filmden alıntılar atmış. Böylece ben de tekrar seyrettim filmi. Şöyle bir bakayım, hatırlayayım diye yerleştim, sonuna kadar seyrettim. Bir de rakı açtım ister istemez.

Malumunuz film çilingirden ve çilingir şarkılarından geçilmiyor. Buram buram romantizm, her köşesinde bir “şekilli bakış” bir “şekilli laf” var. Ve buna rağmen her şey çok sahici.

Dakika bir gol bir, meyhaneye gidiyorlar filmde. Meyhane diye ünledikleri yer pavyon. Sahnede Şükran Ay. “Kahverengi Gözlerin” söylüyor. Semih Serezli siparişi veriyor: “Rakı getir. Büyük olsun. Yeni olsun.” 

Kadehler kalkar: “Hadi eyvallah, sıhhate. Gittiği yerde gül bitsin, dalında bülbül ötsün.”

Filmin her bir cümlesini alın, duvarınıza yapıştırın.

Sonra Halil (İzzet Günay) kalır tek başına masada. Birden sesler durur, görüntü flulaşır ve şehla gözlü ay gibi bir Sabiha (Türkan Şoray) gülümseyerek gelir: “Bir sigara içebilir miyim?”

Her şey rahatsız edicidir. O sigara o ele olmamıştır. O gülümseme hafif alaycı, biraz komiktir. Türkan Şoray’dan çıkan şuh bir “yakar mısın?” sesiyle İzzet Günay’ın karizma arzın merkezine gitmiştir. Koskoca manav Halil, konsomatris Sabiha’ya teslim olmuştur. Sabiha tabii ki rakı içmez: “Konyak, su buz istemez.” Konyak tabii ki limonata bardağında gelir. (Hemen burada bir hınzırlık yapalım: O bardak içinde rakı varken rakı bardağıdır. Başka şey varken limonata bardağı!) Fonda yumuşak yumuşak “Haydar Haydar” çalmaktadır. O da ne? Garson gelir, Sabiha’nın kulağına bir şeyler fısıldar, Sabiha (sanki o esnada yaptığı başka bir işmiş gibi) konsomasyona çağırılmıştır. Kalın masa gelmiştir. İzzet Günay takma bıyıklarıyla birlikte melankoliye kaptırır. 

Derken ateş bacayı sarar. Birlikte yaşamaya başlarlar: “Bu evi şimdi seviyorum. Ondan evvel bir barınaktı sadece. Şimdi ev oldu.”

Ama o da ne? Halil evli çıkar. Sabiha nedense Türk filmlerinde sıkça yapıldığı gibi bunu öğrendiğini söylemez. Önce acılar çekilir. Sonra herkes kendi kabuğuna...

46 yıllık bu film, boşuna kült olmuş değil. Çok anladığım bir konu değil ama belli ki sinema tekniği açısından harikulade. Lütfi Akad’ın kendisi çok önemsemese de sinema tarihimizin en iyi filmlerinden birisi olduğu kesin. Türkan Şoray film için “Oyunculuğu o filmde öğrendim” diyor. Lütfi Akad ise 2010 yılında Türkan Şoray’la yaptığı söyleşide bile Şoray’ın bütün övgülerine karşılık olarak ancak “Evet. Çok beğeniyorlar” diyebiliyor. 

Şoray kendi kuşağıyla aynı fikirde: Üstüne basa basa “Vesikalı Yarim benim en güzel filmlerimdendir, Sinema tarihinin en önemli filmlerindendir, en romantik aşk filmlerindendir” diyor sürekli. Ayrıca Şoray açısından da bir lansman filmi sayılabilir bu. 

Vesikalı Yarim, tipik bir rakı sofrasında “bir yandan da oynayacak” film. Harikulade şarkılar, harikulade replikler, eski İstanbul, biraz Sait Faik…

Ama şuna da insan kızmadan edemiyor tabii. Halil, bütün o mazlumluğuna ve duygusallığına rağmen nihai olarak yalancı. Halil’in karısı ve çocukları aksesuar. Film onları umursamıyor. Keza Sabiha. Filmin tepesinde oturuyor. Ama film onu da umursamıyor. Varsa yoksa Halil için üzülüyoruz.

Fonda Vietnamlı gençler ölürken ABD askerlerinin psikolojisine kafayı takmamızı bekleyen bir Oliver Stone misali.

Biz yine de Vesikalı Yarim’i seviyoruz. “Namus Belası” hesabı.

Şerefe!

Ömer İpek öldü

Birkaç gün önce organizatör, direnişçi, güzel insan, güzel müzik avcısı, edepli bir ehlikeyif, kadim arkadaşım Ömer İpek aniden öldü. 44 yaşındaydı.

Ben bu ölümden çok etkilendim. Sadece genç oluşu, güler yüzlü oluşu, iyi bir insan oluşu, onu çok seviyor oluşum etkilemedi beni sanırım. Genç ölene kızmak biraz adettendir: “Ne yaptın sen?”, “Bir bırakamadın şu içkiyi”, “Şu ilaçlarını düzgün alsaydın”, “O araba öyle kullanılır mı?” Bunların hiçbirisini diyemedim. Ben Ömer’e kızamadım. Çünkü Ömer hiç bir şey yapmamıştı. Basitçe gitti evine, epilepsi nöbeti geçirdi ve öldü. Kendi başına öldü. Ve bütün arkadaşlarını, hepimizi perişan etti. Şansı yardım etseydi, o krizi yanında birileri varken geçirseydi şimdi aramızdaydı.

Ne demiş büyük şair Ergin Günçe: Ölünün babasıyla / Uzunca bir rakı iç / Anmadan eski günleri / Bırak biraz ay doğsun.

Ömer’im, senin de gittiği yerde gül bitsin, dalında bülbül ötsün.