Gizli Sayılar: Irkçılığa, ayrımcılığa ve sosyalizme karşı
CÜNEYT CEBENOYAN CÜNEYT CEBENOYAN
'Gizli Sayılar' şeker kaplı zehirli bir hap gibi. Her şeyin tatlıya bağlandığı ve sonuçta komünistlerin yenildiği bu fazla şekerli filmin, 'liderler ve sürüler', 'iyiler ve kötüler' ayrımlarında da kapitalizmin ideolojisi gizli

Filmler tümden kötü ya da tümden iyi mesajlar vermek zorunda değil. Bir yandan kadın-erkek ve ırk eşitliğinden söz edebilen bir film başka açılardan gayet gerici, kapitalizm propagandacısı ve hatta silahlanma yarışına destek olan bir tavır içinde olabilir. 'Gizli Sayılar' tam da böyle bir film. Şeker kaplı zehirli bir hap gibi.

Film, ABD ile SSCB yani Sovyetler Birliği arasındaki silahlanma yarışından söz ediyor. Filmin asıl dinamiğini bu yarışta kimin öne geçeceği belirliyor. 1960’ların başlarında ABD, SSCB’nin gerisindeydi. Uzaya çıkan ilk insan, Rus Yuri Gagarin’di. Bu durum aslında çok tuhaftı, gerçeküstüydü. Sovyetler Birliği 100 yıl önce bu zamanlarda kurulduğunda ABD’den hemen her açıdan çok daha geri bir devletti. Sanayisi zayıf, nüfusunun çoğu köylü olan bu ülke, bir de İkinci Dünya Savaşı’nı yaşadı ve yirmi milyon insanı faşist Almanya’nın kurbanı oldu. SSCB’nin hiçbir zaman idealimizdeki sosyalizme benzeyen bir rejimi olmadı. Ama yine de SSCB sosyalizminin bir sürü kazanımını da göz ardı etmemek gerek. Kadın haklarının en gelişmiş olduğu ülke SSCB’ydi. Kürtaj hakkı daha yeni rejimin ilk yıllarında tanınmıştı. Eğitimde kadın erkek eşitliği vardı ve eğitim her aşamasında ücretsizdi. Birçok ülkede olduğu gibi sadece erkekler ya da sadece zenginler eğitilmiyordu. ABD’nin aksine ırkçılık yasaktı. Metafizik saçmalıklara kapılar kapalıydı. Ve bütün bunların sonucunda SSCB, her türlü dezavantajına rağmen uzay yarışında öne geçmişti. Filmde Kevin Costner’in canlandırdığı hayali kahraman “Nasıl olur da Ruslar uzay yarışında bizden daha önde olurlar?” diye soruyor. 'MTV.com'dan Amy Nicholson yanıtlamış: “Çünkü kadınlarına çalışma olanağı vererek Ruslar beyin güçlerini ikiye katlamışlardı. 60’ların başlarında, kimya dalında doktora yapanların yarısına yakını kadındı. Amerika’da bu oran 20’ye 1’di. Ruslar ilk kadın kozmonotlarını uzaya 1963’te göndermişlerdi. Amerika’da aynı şeyi yapması için Sally Ride’a ancak 20 yıl sonra izin çıktı.” Nicholson, Sovyetler yerine Ruslar demiş. Pratikte yanlış da değil herhalde ama Sovyetler dese daha doğru olurdu. Ama önemli olan bu değil, önemli olan Amerika ve SSCB’deki kadın hakları arasındaki devasa farkı göstermesi.

Kısacası, özgür olduğunu iddia eden ABD, ne ırk politikası, ne de cinsiyet politikası açısından hiç de özgür değildi. Eşitlikçi hiç değildi. İfade özgürlüğü açısından da en berbat dönemlerinden birini yaşıyordu. McCarthy döneminde, bizim şimdi 'OHAL'de yaşadığımıza benzer bir kıyım yaşanmış, sol eğilimli herkes tasfiye edilmiş, çalışamaz hale getirilmişti. ABD’de, Rusya, her an atom bombası atacakmış gibi bir ruh hali vardı ama atom bombası atan ve yüzbinleri öldüren tek bir ülke vardı, o da Amerika’ydı. İkinci Dünya Savaşı’nı çıkaran da Sovyetler değildi. Ama bütün bunlar filmin umurunda bile değil. Film, bu konuları sorgulamıyor bile. Seyircisini, 'kötü Rusya'nın karşısında 'iyi ABD'nin tarafına çekiyor ve çekerken de Siyah ve kadın haklarını araçsallaştırıyor. Filmin kahramanları NASA’da çalışan ama hem Siyah hem de kadın oldukları için ikinci sınıf insan muamelesi gören üç, son derece zeki ve becerikli kadın.Onların başarısı ABD’nin de başarısı olacak. Ve tabii ki biz seyirciler de, ezilen, hor görülen, dışlanan Siyah kadınların tarafındayız, öyle de olmalıyız. Ama mesele onlarla sınırlı değil; onlar filmin yemi, şeker kaplaması. Kaplamanın içinde bir ideoloji var ve o ideolojiyi yutmamızı kolaylaştırıyorlar. Bu ideoloji, sadece 'Rusya (aslında sosyalizm) ve Amerika (aslında kapitalizm)' karşıtlığından ibaret değil. Filmin, 'liderler ve sürüler', 'iyiler ve kötüler' ayrımlarında da kapitalizmin ideolojisi gizli.

Filmin kahramanlarından biri olan Dorothy Spencer (Octavia Spencer) uzun bir zaman bekletildikten sonra hesap işleri bölümünün şefliğine getiriliyor. Fakat bilgisayarların devreye girmesiyle bölümün tümden kapatılması söz konusu oluyor. O zaman Dorothy tek başına mücadele ederek, bölümdeki kızların atılmamasını sağlıyor. Filmde bir sahne var ki 'sürü ve lider' mantığının ete kemiğe bürünmesi denilebilir. Dorothy önde, adlarını sanlarını bilmediğimiz kadınlar arkasında, yeni binalarına yürüyorlar. Bu lider-sürü sahnesinin ideolojiyle alakası şu: Kapitalizmin mantığında, tarihi, bireyler yapar. İyi bireyler, iyi tarih; kötü bireyler, kötü tarih yapar. Sınıf mücadelesi filan yoktur. Dorothy’nin peşinde giden kadınların çalışma haklarıyla ilgili fikir beyan ettiğini görmeyiz. Liderleri o işi halleder.

Filmde Siyahlara kötü davranan kötü Beyazlar ve Siyahlara iyi davranan iyi bir Beyaz var. Kevin Costner’in canlandırdığı iyi şef Al’in karşısında, kötü mühendis Paul (Jim Parsons), memure Vivian (Kirsten Dunst) ve olan bitene müdahale etmeyen diğer Beyazlar duruyor. Asıl çatışma bunlar arasında yaşanıyor. İyi adam Al, yapılan haksızlıklara hep son anda vakıf olup, duruma el koyuyor ve sorunu çözüyor. Kurtarıcı ve rasyonel Beyaz adam karizmasını konuşturuyor her defasında. Irkçılık Amerikan tarihinin, kapitalizminin ürettiği (ama buna indirgenemeyecek) bir sorun değil, kötü bireylerin yarattığı ve iyi bireylerin çözdüğü bir sorun olarak gösteriliyor.

Ve tabii kötü Beyazlar da nihayetinde haksızlık yaptıklarının farkına varıyorlar. Sonuçta onlar Amerikalılar, hep kötü kalamazlar! İç barış halledilince, hep birlikte -neden kötü oldukları hiç tartışılmayan- pis komünistlere karşı zaferden zafere koşuyorlar. “Kimlik sorunları halledilmeli çünkü komünizmle mücadelemizde bize ayak bağı oluyor”, der gibi oluyor film.

Filmdeki üç Siyah kadın biliminsanı dışında bir de astronot Glenn gerçek hayattan alınma karakterler. Diğer bütün karakterler hayal ürünü. Dolayısıyla filmin 'gerçek olaylara dayandığı' iddiası pek gerçeği yansıtmıyor. Her şeyin tatlıya bağlandığı ve sonuçta komünistlerin yenildiği bu fazla şekerli film, yine de Siyah kadınların geçtikleri zorlukları anlattığı, o tarihi hatırlattığı için bir değere sahip. Geçtikleri derken, geçmekte oldukları demek lazım aslında. Siyahların mücadelesi sürüyor çünkü ırkçılık sürüyor. Ama değişimin hızı da çok umut verici. Bir Siyah’ın Amerikanın başkanı olacağına çok değil, 50 yıl önce kimse inanmazdı. Belki de içinden geçtiğimiz bu karanlığın sonunda hakikaten ışık vardır.