Göçmenler tarlalarda, inşaatlarda ve fabrikalarda da ölüyorlar
17.09.2017 08:59 BİRGÜN PAZAR
Sonuç olarak 'Suriye/Suriyeliler’ sorunu, savaşın başlaması, ülkemizin tutumu, emek piyasasında güvencesizleştirme, göçmen işçiler, örgütlenme gibi sayacağımız birçok başlığın emek hareketi tarafından yeterince tartışılmadığı, ortak bir politika oluşturulmadığı açığa çıkıyor

Murat Çakır - İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi Üyesi

Avrupalı devletlerin sıkı sınır politikaları nedeniyle göçmenler göç yollarında can veriyorlar. Haberlerde izliyoruz, Ege ve Akdeniz sularında karaya vuran kadın, erkek ve çocuk cenazeleriyle, denizler her ay onlarca göçmene mezar oluyor. Ancak göçmenler sadece göç yollarında değil geldikleri topraklarda da çalışırken yaşamlarını yitiriyor. Çünkü sigortasız, ucuz, dışlayıcı yani tamamen korunmasız koşullarda çalışıyorlar.

Göç, göçmenlik ve Türkiye
Türkiye’ye göç edip / göç etmek zorunda kalıp farklı statülerde çalışan işçiler var. Bu noktada mülteci, şartlı mülteci, göçmen, düzensiz göçmen vb. hukuki kavramlar yanında misafir(!) gibi yeni bir kavram da icat edildi. Ancak emek hareketinin yıllardır kullandığı ve içselleşen bir kavram olarak yazıda ‘göçmen işçi’ kavramının kullanılması daha doğru olacak.

Türkiye’de göçmen tanımı 5553 sayılı İskân Kanunu’nda yapılmıştır: “Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı olup, yerleşmek amacıyla tek başına veya toplu halde Türkiye’ye gelip bu Kanun gereğince kabul olunanlardır.” Takiben diğer bentlerde de yapılan diğer göçmen tanımlarının hepsinin başlangıcında “Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı olup” ibaresi geçmiştir.

Bunun nedenini Türkiye’nin 2000’li yıllara kadar kapalı bir yapıya sahip olması, Cumhuriyet tarihinde 1980’li yılların sonu ve 1990’lı yılların başında yaşanan Bulgaristan’dan gelen kalıcı, Kuzey Irak’tan gelen geçici göç dışında kabulün ve sınır geçişinin zor olması oluşturmuştur.

Ancak 2000’li yıllarla birlikte Afganistan’da başlayan, Irak’ta devam eden, bölgeyi saran ve son olarak Suriye’de şiddetlenen savaş süreçleri ile birlikte ülkemize yoğun bir göç yaşanmıştır. Bu göç hareketinin bir kısmı transit olmakla beraber artık kalıcı hale gelen milyonlarca göçmen bulunmaktadır. Bu durumun bir yansıması olarak ülkemizde göçmen işçi ölümlerine de rastlamaktayız. Ancak sorunu doğru tarif etmek gerekir. Bugün yaşanan durum, yan, Türkiye’nin tartıştığı, bir ‘uluslararası göç’ olgusudur ve tartışma konusu ‘Suriye/Suriyeliler’dir.

Suriye’den 2011 yılından beri süregelen savaştan dolayı milyonlarca insan göç etmiştir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın televizyondan yaptığı bir konuşmada ifade ettiği gibi sadece İstanbul’da 500 bin Suriyeli yaşamaktadır. Bu sayının ülke çapında üç ila dört milyon arasında olduğu tahmin edilmektedir. Suriyeli göçmenlerin ezici bir çoğunluğu sefalet koşullarında yaşamaktadır. Bu durum onları ucuz işçiliğin önemli bir kaynağı haline getirmiştir.

Suriye sorununun kökeninde ise ülke rejimi, emperyalist ülkelerin müdahalesi, bölge ülkelerinin politikaları gibi birçok belirleyen eşliğinde enerji yatakları ve koridoru, Doğu Akdeniz hâkimiyeti, bölgesel dengeler gibi hedefler bulunuyor.

Türkiyeli işçilerin Suriye/Suriyeliler konusunu tartışmasının temelinde ise emek piyasalarında ücretlerin düşürülmesi ve hakların gaspı politikaları bulunuyor. Örneğin sosyalist ülkelerin çözülüşü ile birlikte birkaç bin Romen işçinin ülkemize gelmesi özellikle Trakya’da birçok gerilimi doğurmuştu. Ancak bu göçle kıyaslanamayan bir kitleselliğe sahip olan Suriyeli göçmen işçilerin varlığı emek hareketi açısından ülke çapında bir tartışmayı beraberinde getirdi. Ücretlerin düşürülmesi ve genel olarak güvencesizleştirme politikalarının önemli bir sebebi olarak Suriyeli işçiler görülüyor.

Yine Suriyeli göçünün bir tartışma konusu da toplumsal alanda yaşanıyor. Her hırsızlık, tecavüz ve şiddet olayında Suriyeliler sorumlu tutulur ve hedef gösterilir hale geldi. İnsanlarımızın bazı eleştirileri bakış açılarına göre kısmen doğrudur. Suriyelilerin varlığı ücretleri aşağı çekmek için kullanılıyor. Belki topraklarını neden korumadıkları da sorulabilir (ki biz IŞİD vahşetini birkaç bombalı saldırı ile yaşadık, bu yüzden insanların neler yaşadıklarını bilemeyiz ama empati kurmak zor olmamalı). Ya da farklı bir kültürden gelmelerinin oluşturduğu sorunlar var. Ama bu durum sonuç olarak haklı olmayı getirmiyor.
gocmenler-tarlalarda-insaatlarda-ve-fabrikalarda-da-oluyorlar-351969-1.
Bu tepkiler dile getirilirken gündelik 10 TL’ye çalıştırılıp azami düzeyde sömürülen Suriyelilerin yaşamı, iş cinayetlerinde her geçen gün ölen Suriyeli işçiler, kamplarda tecavüze uğrayan Suriyeli çocuklar, başka bir ülkeye göç etmek isterken denizde can verenler unutuluyor. Yine Suriye’deki savaşın en başından beri bir tarafı olduğumuzu, bugün de Türk ordusunun Suriye’de olması ve Suriye’deki savaşa müdahil olmamak için ya da emekçilere karşı yapılan uygulamalara karşı yüzbinlerce kişi sokağa çıkmamamız gerçekleri eleştiri ve dışlamanın değil sorunun çözümü ve ortak bir işçi örgütlenmesi yaratmamızın bizim için zorunluluğunu ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak ‘Suriye/Suriyeliler’ sorunu, savaşın başlaması, ülkemizin tutumu, emek piyasasında güvencesizleştirme, göçmen işçiler, örgütlenme gibi sayacağımız birçok başlığın emek hareketi tarafından yeterince tartışılmadığı, ortak bir politika oluşturulmadığı açığa çıkıyor…

AB ve Türkiye arasında göçmen pazarlığı
İş cinayetlerinde hayatını kaybeden göçmenler, Avrupa Birliği (AB) ve hükümet arasında da pazarlık konusu olmuş durumda. G-20 Zirvesi’nde AB yetkililerinin ve Erdoğan’ın görüşmeleri basına yansıdı. Bu pazarlık zaman zaman gündeme gelmeye devam ediyor. Buna göre Suriyelileri kendi sınırları içinde istemeyen AB’ye karşı, verilen yardım miktarını beğenmeyen Erdoğan, Suriyelileri Avrupa sınırlarına göndermekle tehdit ediyor. Özellikle Almanya ile gerilen ilişkilerde de benzer bir durum yaşanıyor. Göçmenler adına yapılan toplantıların insani bir boyutu olmadığı açıktır. Taraflar kendi çıkarlarını korumak derdinde. Sadece Suriyeliler için değil, Türkiye sınırları içinde yaşayan diğer göçmen grupları için de aynı durum geçerli. Uluslararası kurumlar ve hükümetler arasında yapılan anlaşmalar ve ‘vizesiz Avrupa’ aldatmacasıyla imzalanan Geri Kabul Anlaşması’yla göçmenlerin hayatı pazarlık konusu haline getirilip, yasal bütün düzenlemeler de ona göre yapıldı.

Bu pazarlık sürecinde Türkiye’den ayrılarak Yunanistan’a geçen göçmenlerin, Türkiye ve Avrupa Birliği arasında varılan göçmen mutabakatı kapsamında Türkiye’ye geri gönderilmesi uygulaması hayata geçirildi. Anlaşma sadece Suriyelileri değil, diğer göçmen gruplarını da kapsıyor. Yunanistan tarafından iadesine karar verilen göçmenlerin belirlenen şehirlerdeki kamplara yerleştirilmesi öngörüldü. Türkiye hali hazırda yaşanan süreçte, iki işlevi birden yerine getiriyor. Avrupa için hem istenmeyen göçmelerin tutulduğu hem de Avrupalı sermayenin ucuz göçmen emeğinden yaralanabileceği bir alan. Örneğin, özellikle tekstil sektöründe faaliyet gösteren Avrupalı mağazaların Türkiye’deki tedarikçilerinde Suriyeli göçmen ve Suriyeli çocuk emeğinin kullanıldığı basına yansımıştı.

Sayıları her geçen gün artan Suriyeliler için hükümet çalışma hayatında yasal zemine oturtmak adı altında bir takım düzenlemeler gerçekleştirdi. Suriyelilere belirli şartlar sağladığında çalışma izni verilmesine dair yönetmelik yürürlüğe girdi. Patronlar cephesinden de düzenlemeye ilişkin öneriler gecikmedi. TİSK bir rapor hazırlayarak, Suriyeli işçilerin emek piyasasına dâhil edilmesinin ne kadar elzem olduğuna dair bir açıklamada bulundu. Rapor; patronların, sanayi odası yetkililerinin, esnaf ve ticaret odalarından temsilcilerin görüşleri alınarak hazırlandı.

Genel olarak raporda Suriyelilerin, patronlar tarafından hem “vicdani duygular”, hem de işgücüne olan ihtiyaçlarından dolayı zaman zaman kayıt dışı olarak çalıştırıldığı belirtiliyor. Dile getirilen ortak kaygı ise, Suriyeli işçiyi kayıt dışı çalıştıran ve çalıştırmayan firmalar arasındaki rekabetin uzun vadede işgücü piyasasını olumsuz yönde etkilemesi. Patronların çalışma izni konusundaki beklentisi ise, nitelik gerektirmeyen işlerde işgücü açığını kapatmak ve Suriyeli işçilerin sosyal güvenlik masraflarının devlet tarafından karşılanması. Ayrıca ülkelerindeki savaşın bitmesi durumunda Suriyelilerin, çalışma izninin sona ermesi ve ülkelerine dönerken hiçbir hak ve tazminat talep edememesi olarak belirtilmiş. Özetle, patronların yasal olarak Suriyeli çalıştırma şartı, prim ve teşvik gibi uygulamalarından yararlanarak işçileri ucuza çalıştırmak ve işin son bulması durumunda ise hak ve tazminat talep etmelerini önleyen düzenlemelerdir.

Devlet ve patronlar Suriyelilerin hayatları ve emekleri üzerinde kendi çıkarları doğrultusunda düzenlemeler yaparken, bir diğer söz söylemesi gereken de işçi sendikaları ve konfederasyonlarıdır. Göçmen işçilerin çıkarlarını devlet ve sermaye sermeye karşısında korumak, dayanışma içinde olmak, ortak mücadele etmek ve örgütlenmek sınıf mücadelesinin bir gerekliliğidir.

Sendikaların göçmen işçilere bakışı
Tabii dönüp dolaşıp kendi sendikal mücadelemize geliyoruz. Nesnel durumun bu kadar yakıcı talepler etrafında yanyana getirme olanaklarına rağmen ortak mücadele ve ortak örgütlenme perspektifine dair adım atılamıyor. Öyle ki iki üç ay evvel İzmir’de Hintli işçilerin eylemi basına yansımıştı ve aynı anda direniş olan firmanın ana işvereninde de Türkiyeli işçiler direnişteydi. Ancak bir yanyana geliş düşünülemedi bile, neden?

Doğal olarak göçmenlerin, en yakın ilişkide bulunmaları gereken kurumların başında sendikaların olması gerektiğini düşünüyoruz. Ancak Türkiye sendikal hareketi özünde ulus devlet anlayışı temelinde biçimlendi. Ulus devlet başka bir ülkeden gelen işçiyi de ‘yabancı’ olarak tanımladığı için, ulusal reflekslerle hareket eden sendikalar da ‘yabancı’ olarak tanımlanan göçmen işçilerle ilgilenmeyi bir görev olarak görmüyor. Güney Kore ve İspanya’dan olumlu örnekler versek de uluslararası sendikal hareket de aynı nesnel süreç içinde doğduğu için ulusal sendikal refleksleri vermektedir.

Örneğin ülkemizdeki üç büyük sendikal konfederasyona bakalım. İktidara yakın olan Hak-İş’in göçmenlerle ilgili bir açıklaması dahi bulunmamaktadır. Türk-İş’in temel refleksi göçmen istihdamına engel olunması şeklindedir. DİSK’in ise 1994 kararlarında göçmenlere dönük geniş bir sosyal haklar perspektifi olmasına karşın, son yıllarda bunu tekrar eden açıklamaların ötesinde bir pratiği bulunmamaktadır. Yine Türkiyeli işçiler, batıda daha fazla olmak üzere ücretlerini düşürdüğü ve çalışma koşullarını kötüleştirdiği gerekçesiyle göçmen işçilerin ülkemizden gitmesini istemektedir. Buna sendikal hareketin tavrı eklenince birlikte mücadelenin somut zeminleri öznel olarak oluşturulamamaktadır. Meşhur bir söylem bilinir. 1990’lı yılların sonunda bir sendikanın şube başkanı basın toplantısında Romen işçilerin maliyetleri düşürmek için işverenler tarafından tercih edildiğini, bu yüzden Türkiyeli işçilerin işsiz kaldığını belirterek işçilerin Romenleri dövmesi gerektiğini belirtmişti. Bu elbette ki uç bir örnek.
Unutmayalım enternasyonalizm sadece lafta ve ülkemizin dışındaki işçilerle kurulacak bir bağ değildir. Türkiyeli işçiler kendi ulus tanımlarını insanca yaşanacak ücret, güvenceli ve sağlıklı çalışma gibi temel kriterler üzerinden mücadele içinde yeniden oluşturabilir. İşe buradan başlamak gerekmektedir...