Gökçeada Belgeseli’nde görsele dair-2
MURAT YAYKIN MURAT YAYKIN

Ada'da bulunan tarihsel mirası, sembolik ekonominin nesnesi haline getirmek ya da bir yaşam biçimini çekici bir nesne olarak sunup yerel yatırımcıya ya da uluslararası yatırımcıya, turizme açmak gibi geç kapitalizmin mekân stratejisine de kapalıdır bu fotoğraflar. Başka bir değişle, fotoğraflar Ada'nın görsel estetik bir sunumu değiller. Fotoğraflardaki mekânlar (ev ya da sokaklar), salt fiziksel yapısıyla değil, yerli halk için barındırdığı tarihsel (yaşanmışlık) ve sosyal anlamlarıyla da yoruma açık bir zemini oluşturuyorlar ve izleyiciye aralıklar bırakıyorlar.

Ada'yı terk etmeyenlerin yaşanmışlık yüklü mekânlarla ilişkiselliğinin ‘dışarıdan’ da görülebilmesine olanak sağlıyorlar. Bir başka değişle fotoğraflardan; mekânın yerli halk için önem ve anlamının zaman içinde güçlendiğinin ve bu bağlılığı yeniden ve yeniden üreterek sahip çıkmaya çalıştığının izlerini görebiliyoruz. Yerel kültüre ait imgeler fotoğrafik yüzeyde yeniden sunuluyor. Aile fotoğrafları (evlerdeki duvarlara asılı fotoğraflar), mezarlık ziyaretleri, geleneksel ve dinsel törenler (kurban kesimi ve keşkek dediğimiz et, buğday haşlamasının dağıtılması, dinsel ikonlar) imece yaşam, sosyal ortak alanların kullanımı (köy meydanlarındaki kahvehaneler ki bunlar kadınlı erkekli paylaşım alanlarıdır) gibi ifadesini bulan imgeler.

gokceada-belgeseli-nde-gorsele-dair-2-255399-1.

Bu anlamda fotoğraflar, görsel bilgi veren araçlara dönüşebiliyor. Yani bu fotoğrafların ‘gösteri sanatı’nın ötesinde işlevi var. Özellikle fotoğraf imgesinin gerçekliği/kurgusallığıyla ve fotoğrafın çağımızdaki işlevi ve anlamıyla ilgilenenlerin bir yöntem olarak antropolojik ve sosyolojik alanlarda da çalışılabileceğini anımsatıyor. Bu yüzden olsa gerek, ‘belgeselin’ günümüzde hâlâ ‘gösteri’nin ötesinde işlevleri olduğunu da hatırlatmış oluyor. Ada'da var olan görsel imgeler, bireylerin gündelik yaşamından izlerle onların toplumsal belleği arasındaki ilişkileri yeniden kurmamızı sağlıyor.

Gökçeada’ya ilişkin (İmbros) beş yıl süren fotoğraflama çalışmasının sonunda açmış olduğum sergide, bu fotoğraflarla toplumsal bellek arasında nasıl köprüler kurulabileceğini, hem fotoğrafını çektiğim kişilerin hem de sonradan fotoğraflarımı izleyenlerin tepkileriyle de gözlemlemiştim. Başka bir değişle, “çalışma yazılı bir metin olarak kalsaydı değerinden bir şey kaybeder miydi?” sorusunun yanıtını aramaya çalışıyordum. Adalı Rumlar ve diğer Rum azınlık, fotoğraflar üzerindeki sokaklar, mekânlar ve yaşadıkları ev içi görüntüler gibi imgelerin görselliği hakkında yorumda bulunmuşlardı. Görsellik, işe başladığım noktadaki belgesel kayıt tutmanın ötesine geçmiş ve onlar için duygularının karşılığına da dönüşmüştü. Onlar, metinde yer alan bilgilerin yaşayanlarıydılar. Belleklerinin görsel olanla ilişkisi, bu fotoğraflar aracılığıyla yeniden şekilleniyordu. Birçok defa sergi sırasında yaşadıkları mekânları göstererek geçmişlerini anlatmaya başladıklarına şahit oldum. Fotoğraflar, İstanbul Rumlarına 6-7 Eylül olaylarını anımsatmıştı. Sergi salonunda izleyicilerle Rumların buluşması tanıkların ağzından ortak bir sohbete dönüşmüştü. Ayrıca çeşitli kurumlarda yapmış olduğum söyleşilerde, sempozyumlarda ve üniversitelerdeki sunumlarda metne eşlik eden fotoğraflardan izleyicilerin, Ada'nın sosyal yapısı ve yerli halkın yaşam alanları ve koşulları hakkında bilgiye ulaşabildiklerini gözlemlemiştim. Fotoğraflar onları bütün yaşanmışlıklara rağmen insana/insanlığa dair konuşturuyor gibiydi. Yaşlılıkları, yalnızlıkları, bakışlarındaki derinlik, geleneklerine sıkı sıkıya sarılmaları, ağustos ayına özgü kalabalıklaşmayla birlikte gözlerindeki canlılık, çocuk gördüklerinde özlemleri görüntülere yansıyanlardı...

Devam edecek.