Gölgeler ve ayna
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Balıkçılar kahvesinde elektrikler gidiyor akşam vakti. Osman Abi, lüks lambalarını yakıyor. Lambaların titrek alevinde balıkçıların gölgeleri yansıyor kahvehanenin duvarlarına. Hasan Ali Toptaş’ın romanları geliyor aklıma, gölgelerden bahsettiği sahneler. Elektriklerin gitmesiyle herkes nedense fısıltıyla konuşmaya başlıyor. Deniz havası almak için dışarı çıkıyorum. Serin, yağmur kokan bir hava yerine, “kötü şeyler olacak” kokusu geliyor burnuma. Ardı ardına yaşanan korkunç acıların etkisiyle belki de… O koku üzerine düşünmemeye çalışıyorum. Geri dönüp masamda açık duran Philippe Sollers’in “Roland Barthes’ın Dostluğu” adlı kitabını okumaya kaldığım yerden devam ediyorum. Şöyle bir paragraf çıkıyor karşıma, “liberal maske”den bahseden: “Aşırı sol dışında her şeye izin vardır; çelişkilerin diyalektik biçimde sergilenmesi dışında her şeye izin vardır; Çin dışında her şeye izin vardır; kuramsal sarsıntı dışında her şeye izin vardır; seks bilimi ve onun söylemi dışında her şeye izin vardır.”

Bizdeki izin verilen şeyleri düşünmeye başlıyorum sonra, içim bunalıyor ve havadaki kötü şeyler olacak kokusu yeniden ciğerlerime doluyor.

Duvardaki aynada kendimi görüyorum, lüks lambasının ışığında…

Bir insanın aynada kendi yüzüne baktığı gibi, ülke de kendi yüzüne bakabilse… Ülkenin aynadaki görüntüsü neye benzerdi? Parçalanmış bir ayna mı? İkiye bölünmüş ve sadece bir tarafını gördüğümüz bir ayna mı? Aklıma Kojin Karatani’nin “Transkritik” kitabı geliyor, aynada ve fotoğrafta ilk kez insanların kendilerini görmeleri ve gördükleri kendilerine ait imgeye alışma süreçlerini anlatıyordu: “Düşünceden çoğu zaman, insanın kendi imgesini aynada görmesi metaforuna başvurularak bahsedilir. İnsan aynada kendi yüzünü başkasının perspektifinden görür.”

16 Nisan’da yapılacak tercihi, o aynada görülenler belirleyecek. Tek adamın gözünden bakanlar ve o bakışa teslim olmayanlar… Karatani, Marx’ın Almanya’nın ideolojisinin dışına çıkmadan “Kapital”deki o eleştirel perspektifi kazanamayacağını, İngiltere’ye taşınmasının bunu mümkün kıldığını söylüyordu. Bizdeki durumu düşünüyorum, taşınmaya gerek yok. İktidar zaten Türkiye’nin ideolojisini karikatürize etmiş durumda, bütün geçmiş siyasal birikimini… Bölünmüş kamuoyunun bütün tarafları bu ideolojinin dışında kaldı, iktidar da… İdeolojisiz iktidar olunamayacağı için Osmanlıcılıktan medet umuldu, baştaki gaye bu olmasa da. İktidarın bu kadar güçlüyken böyle bir seçime ihtiyaç duymasının bir nedeni de bu ideolojik ihtiyaçla alakalı. Osmanlıcılığı ancak tek adam rejimiyle mümkün kılacaklarını düşünüyor olabilirler. Seçimin sonucu ne olursa olsun, aynaya bakıştaki kırılmalar, çoğalan görüntüler, yeni ideolojik çatışmalar da yaratacak. Var olan ideolojinin yetersizliği ve suçları üzerinden kendisini meşru göstermekten başka siyaset üretmeyen bir iktidarla bugünlere gelindiği düşünülürse…

Havadaki “kötü şeyler olacak kokusu”nun ne kadarı, toplumsal kaostan faydalanan sermaye sahiplerinden geliyordur acaba? “İşçilerin ve tüketicilerin” kesişmesindeki dinamiği solun anlayamadığını ya da geç anladığını söyleyen Karatani’ye hak versem de, aynı zamanda tüketiciler olan işçilerin tüketici sınıf kimliğini benimsemesinin yarattığı kitle kültüründen yayılan koku analiz edilmeden, olacak kötü şeylerin öngörülemeyeceğini düşünüyorum.

Kitaplardan başımı kaldırdığımda, Hasan Ali Toptaş’ın romanlarındaki gibi, duvardaki gölgelerin de kendi aralarında fısıltıyla konuştuklarını hissediyorum. Bizi konuşuyorlar, olacak kötü şeyleri görmüşler de çare arıyorlarmış gibi telaşlı. Sonra Sollers’in kitabındaki sesi çınlıyor kulağımda: “Her şey kavgadır, başlangıcını kesin olarak söyleyelim.”