Gölgesiz güneş
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Sonra okuduğum paragraftaki duyguyu düşündüm, “umutsuz”, “yürekli”, “çıldırmış”, “sıkılmış…” Bütün isyanları özetliyordu bu sözcükler. Kaybedeceğini bile bile gerçekliği yıkıp yeniden yapmak ve bunu tekrar tekrar yapmak…

İran’daki isyanın ardında ABD varmış da, yok sokağa çıkan yüz binlerce kişi lümpenmiş de, şuymuş da buymuş. “Fiyatlara Ölüm!” diye slogan atılıyormuş İran’da. Bu slogan bile, isyanın arka planı için yeterince bilgi veriyor. Birisinin ya da birilerinin ölümünü değil de, fiyatların ölümünü istemekten daha entelektüel ve bilinçli bir tavır olamaz herhalde.

Yeni yıla İran’daki isyanla girmiş olduk. İsyanlar güzeldir ama insanlar yaralanır, gaz bombaları içinde nefes alınmaz, umutla umutsuzluk arasındaki o gerilimin içinde sıkışıp kalınır. Yeni yıl partisinde bir köşeye çekilmiş İran’ı düşünüyordum, ne hikâyeler yaşanıyordu kim bilir oralarda.

İstiklal Caddesi’ni geçerken yeni yılın ilk saatlerinde, Arap turistlerin ve belki mültecilerin arasında yürüdüm. Mutlu görünüyorlardı, yüzleri gülüyordu yeni yılın coşkusuyla. Ben öyle değildim, belki de ilk defa yeni yıla dair içimde bir heyecan yoktu. Ülkenin durumu yüzünden diye düşündüm, sanki bitmeyen uzatmalarla devam eden bir futbol maçını izliyor gibiydim, özellikle gazetelerdeki haberleri okurken. Takımlardan birisi yorgunluktan adım atamaz hale gelmişken, diğer takım çeşitli hilelerle habire gol atıyordu. İstedikleri gibi maçın kurallarını değiştiriyor, hakemleri sahadan alıp yenilerini koyabiliyorlardı. Siyaset diye bir şey bırakılmamıştı, siyaset sadece manipüle etmek amacıyla televizyonda siyasi kanaatlerini bildiren gazeteci ve yorumcularla devlet adamlarının açıklamalarından ibaretti.

Ara sokakların birinde, Hasan Amca’nın çay ocağının açık olduğunu gördüm ve bir kahve içip eve öyle gitmeye karar verdim. Hava güzeldi, sokakta oturulabilirdi. Yanımda bir süredir gezdirdiğim Bolano’nun “Uzak Yıldız” romanı vardı, son günlerde yeniden okuma ihtiyacı duymuştum. Açtığım sayfada şöyle yazıyordu: “O andan itibaren Stein’le ilgili haberlerin ardı arkası kesilmedi. Nerede kavga varsa orada, nerede umutsuz, yürekli, çıldırmış, cesur, sıkılmış Latin Amerikalılar, gerçekliği yıkıp, yeniden yapıp, kaybedeceklerini bile bile son bir hevesle tekrar tekrar yıkıyorsa orada bir hayalet gibi bir görünüp bir kayboluyordu.”
Sonra okuduğum paragraftaki duyguyu düşündüm, “umutsuz”, “yürekli”, “çıldırmış”, “sıkılmış…” Bütün isyanları özetliyordu bu sözcükler. Kaybedeceğini bile bile gerçekliği yıkıp yeniden yapmak ve bunu tekrar tekrar yapmak… Albert Camus’nün “Sisifos Söyleni” kitabını çağrıştırmıştı: “Tanrılar, Sisifos’u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayıp çıkarmaya mahkûm etmişlerdi; Sisifos kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağıya düşecekti hep. Yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi…”

Camus, bu cezanın trajik olmasını, Sisifos’un bilinçli oluşuna bağlıyordu, her adımda başarma umuduyla desteklenseydi, Sisifos’un yüzü taşa benzemezdi: “Bugünün işçisi yaşamının tüm günlerinde aynı işlerde çalışır, bu yazgı da uyumsuzluk da bundan aşağı kalmaz. Ama ancak bilinçli olduğu ender anlarda ‘trajik’tir.” İran’daki ve dünyanın her yanındaki isyanların trajik oluşu bu yüzdendir, bilinçli olunan bu ender anlarda… Durum, yine de sanıldığı kadar acı değildir Camus için, bu bilinçli oluşta, sıkıntının varlığını fark etmekte tuhaf bir sevinç de gizlidir. Uyumsuz insan da Sisifos gibi sıkıntısı üzerine düşünmeye başladığında, tüm putları susturur: “Birdenbire sessizliğine bırakılmış evrende, yeryüzünün binlerce hafif, hayran sesi yükselir. Bilinçli ve gizli seslenişler, tüm yüzlerin çağrıları, bunlar için kaçınılmaz ters yüzü ve yenginin pahasıdır. Gölgesiz güneş yoktur. Ve geceyi tanımak gerektir. Uyumsuz insan evet der, çabası hiç dinmeyecektir artık.”

Düşüncelere dalmışken Hasan Amca, bana ve kendisine doldurduğu çaylarla masama oturdu: “Mutlu yıllar delikanlı!” dedi. O “mutlu yıllar” derken, yüzümde bir gülümseme vardı. Camus, Sisifos’un zorlukla çıkardığı kayanın aşağıya yuvarlanışını izlerken, “yüce bir an” yaşadığını söylüyordu, kendi hayatını izlediğini: “Bundan böyle, efendisiz olan bu evren ona ne kısır görünür, ne de değersiz. Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insanın yüreğini doldurmaya yeter.”

Hasan Amca, yıllardır bu çay ocağını işletir, her gün sanki ilk defa ve dünyayı kurtaracak çok önemli bir iş yapıyormuşçasına çayları doldurur, geçmişine dair hep aynı hikâyeleri bazen küçük değişiklikler yaparak anlatır. O da bir Sisifos’tur, mutlu bir adamdır. Birlikte susup, caddeden gelen kakofoniyi dinledik bir süre, sıcak çaylarımızı yudumlayıp; kaya aşağıya doğru yuvarlanırken Sisifos’un yaşadığı o “yüce ân”ı yaşıyorduk sanki…