Gönüllü Kulluk-2
MURAT YAYKIN MURAT YAYKIN

İtaate zorlandıkları, uygun zamanı beklemeye mecbur oldukları, kendi aralarında bölündükleri için her zaman en güçlü olamaması insanoğlunun zayıf yönü.

John Berger ‘Şiirin Saati’ adlı yapıtında “Egemenler bizim insanlarımızı alıp öldürdükten sonra şehrin köşelerine bırakıyorlar, saklayabilirlerdi veya yok edebilirlerdi, bir kayıp olayı daha olurdu. Ama o bize bunu göstererek ardımızdan gelene mesaj veriyor,” derken egemenin algı manüplasyonlarının dışında şiddeti de acımasızca kullandığını anlatıyor. İşkence yalnızca karanlık mahzenlerle yapılmıyor, özgürlüklerimizi evlerimizde, sokaklarda, işyerlerimizde her yerde yaşarken teslim aldılar. Bu da işkencedir.

Étienne de La Boétie, (1530-1563) üniversiteyken bir ödev olarak kaleme aldığı ‘Gönüllü Kulluk’* söylevinde (çeviri-Erhan Can Kızmaz, Chiviyazıları Yayınevi) insanların tiranlara neden gönüllü kulluk ederek özgürlüklerini teslim edişlerini anlatırken hayvanları örnek gösteriyor; “Yakalandıklarında, en büyüğünden en küçüğüne kadar, pençeleriyle, boynuzlarıyla, ayaklarıyla ve gagalarıyla öyle bir direnirler ki, ellerinden alınan şeye ne kadar büyük bir değer verdiklerini gösterirler bu yolla. Daha sonra da ele geçirdiklerinde yaşadıkları üzüntüyü dışa vuran pek çok ifadeye sahip olurlar. Onların artık yaşamaktan çok çile çektiklerini, köle olmuş olmaktan hiçbir zaman mutlu olmayıp özgürlüklerinden mahrum edilmeleri nedeniyle sürekli inlediklerini görmek çok kolaydır.” Bu hareketleriyle bize, gönül rızasıyla değil de zor altında itaat ettiğini göstermek istiyorlar gibidir.

“Öküzler boyunduruk altındayken inlerler, kuşlar kafeste ağlarlar...”

Kim ister hayvan çaresizliği içinde yaşamayı? Onlar özgürlükleri için doğası gereği yaşamsal tepkilerini verirken insanın gönüllü kulluğu ne menem bir şey?

Gönüllü kulluğun sebeplerini sıralarken ilk nedenin alışkanlıklar olduğunun altını çizer La Boétie. Haklı da, alışkanlıklar değil midir, kendi yönetimince bizi sürekli olarak biçimlendiren. Eylemlerimiz üzerinde büyük etkiye sahip olan alışkanlığın bize, özellikle, hizmet etmeyi öğretme gücü değil midir?

Roma imparatorluğuna karşı özgürlük mücadelesi vermiş Pontus kralı Mithridates’in (M.Ö 112-63) zehirlenerek ölmekten korktuğu için her gün az dozda zehir alarak, sözkonusu zehire karşı bağışıklık kazanma uğruna sonunda zehire alıştığı söylenir. Zehre alışkanlık... Boétie doğanın üzerimizdeki gücünün, alışkanlığın gücünden daha az olduğunu söyler.

Boyun eğmişliğe karşı önde gelen aracımız verili olanın ötesine bakma kapasitemizdir, gözlerimizi burnumuzun dibinde olandan kaldırıp ufka bakmak ve ötesinde olanı ve dolayısıyla bakmakla görülmeyen; fakat kendisini bir görüntü olarak göstereni hayal etmektir. Alışkanlık kendinizdeki güce bakmayı, gücü görmeyi, keşfetmeyi engellemez mi?

La Boétie’nin, kalabalığı, despotla ilişkisine yönelttiği hareket ne güzeldir; despotun sizi ezdiği güç (potestas) sizin kendi gücünüzden (potentia) başkası değildir. Onun hizmetine girerek kendi gözleriniz, kendi elleriniz, kendi ayaklarınız ve kendi zihinlerinizdir sizleri ezen. Köleleşmenizden çok özgürleşmenize katkıda bulunacak olan kolektif kurumlara onu aktarmak için, sizden gelen bu gücü ‘geri almak’ sadece size bağlıdır.

Cesur insanlara cesur eylemlere ihtiyaç var. “Bu kadar insanın hâlâ gönüllü olarak despotların yanında yer alması, hasta taklidi yapan aslana, inine gelip seni seve seve muayene ederdim; ama inine giden pek çok hayvan izi görmeme rağmen, geri dönen tek bir iz bile görmüyorum, diyen tilkinin bu dediklerini despota söyleyecek tek bir cesur ve yiğit kişinin olmaması yürek burkucudur.” Korkaklığın da bir sınırı vardır.

Size savaşın demiyor La Boétie, sadece desteğinizi geri çekin!

İşe hayır demekle başlayın.