Görmeme biçimleri
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Kayıtsızlığın, görmezden gelmenin sessizliği, kuzuların sessizliğidir. Kapatıldıkları hücrelerde kasabı beklerken, olup bitenleri dikizleyenlerin sessizliği

Görmemenin pekçok biçimi olabilir. Görmezden gelme ya da bakıp da görememe gibi mesela. Görmezden gelme sıkça başvurduğumuz bir tavır. Eşitsizliğin, adaletsizliğin, acıların yaygın olduğu bir toplumda hayatı sürdürebilmenin, hayatta kalmanın görmezden gelmeye bağlı olduğunu düşünebilirsiniz. O kadar çok acı vardır ki tüm bu acıların duygusal yükünü kaldıramayacağınıza göre kayıtsız kalmaktan başka bir çare bulamayabilirsiniz. Başkalarının acıları yanı başınızdan geçse bile, görmezden gelebilirsiniz. Şiddete uğrayan biriyle karşılaştığınızda, “aman, bana bulaşmasınlar” deyip hemen sıvışabilirsiniz. Büyük kentlerde herkesin birbirine yabancı olduğu ve yabancıların başına ne gelirse gelsin bizi ilgilendirmediğine dair düşünce, bir hayatta kalma stratejisi olabilir. “Kim bilir ne haltlar karıştırmış da başına bunlar gelmiş” diyebilirsiniz. Ve “iyi ki benim başıma gelmedi” diye için içten içe sevinebilir ve sessiz kalabilirsiniz. Bu kayıtsızlığın, görmezden gelmenin sessizliği, kuzuların sessizliğidir. Kapatıldıkları hücrelerde kasabı beklerken, olup bitenleri dikizleyenlerin sessizliği.

Çok yakın geçmişte, kentlerde mahalle denilen komşuluk ve dayanışma ağları, birbirini gören, sevincini ve acısını paylaşan insanlardan oluşurdu. Kentsel dönüşümle birlikte toplumsal dayanışma ağları parçalanınca toplu konut hücrelerine kapatıldık ve çelik kapıların gözetleme deliklerinden merdiven boşluklarını dikizliyoruz şimdi ve yandaki hücreye kapatılanların başına gelenlere sessiz kalabiliyoruz. Görüyoruz ama görmezden geliyoruz. Görmezden gelmek, görünmez olmaktır. Başkalarının bizi görmediğini düşünmek. Ama görünmez olmak, aynı şekilde haksızlığa, şiddete maruz kaldığınızda başkalarının da sizi görmemesi, çığlıklarınıza sessiz kalmasıdır. Bir karabasan gibi. Hani yatağımızda, uyku ile uyanıklık arasında gördüğümüz, bağırsanız da yanınızdakine sesinizi duyuramadığınız kâbuslar var ya, işte öyle. Görmezden gelmek, birbirimizi kör kuyularda merdivensiz, denizler ortasında yelkensiz bırakmaktır. Sorunları hep başkalarının sorunları, acıları hep başkalarının acıları olarak görmek. Kapatıldığımız kör kuyularda hayatımızı sorunsallaştırmadan, sorunları başkalarının üzerine yıkarak kendi distopyamızı inşa ediyoruz.

Bir başka görmeme biçimi ise baktığımız halde görememizdir. Gördüğünüzü, üstelik kurallara uygun gördüğünüzü iddia edebilirsiniz. Ama bize tek doğru görme biçimi olarak öğretilen çizgisel perspektifin yarattığı yanılsama, yanıltıyor bizi. Yanılsama diyorum, çünkü antik Yunanlılar perspektifi tiyatro dekorunda kullandıklarında ve seyirci koltuklarından sahneye baktıklarında yaratılan derinliğin bir yanılsama olduğunu biliyorlardı. Ve biz bu yanılsamayı tek doğru görme biçimi olarak benimsediğimizde ve kendimizi bu görme biçimiyle inşa ettiğimizde, yeryüzünü bir tiyatro dekoruna, kendimizi de seyirciye dönüştürdük. Sahte derinlik, yeryüzünden uzaklaştırdı bizi. Çizgisel perspektifin düzlemi, her şeyin birbiriyle orantılı olarak sayısallaştırıldığı ölçü mekânıdır. Ölçülemez olanı, ölçüye sığmayanı, ölçüden kaçanı perspektife sığdıramazsınız. Protagoras’ın “insan her şeyin ölçüsüdür” demesi üzerinden asırlar geçti ve ölçü sopasına dönüştük. Sahte derinlikle sığlaştık ve sığlığımızla yeryüzünü ve başkalarını ölçer ve yargılar olduk. Oysa insan ölçüden kaçan, kabına sığmayandır.

Mesafe bir derinlik yanılsamasıdır; baktığımızda seyirlik resimler yaratıyor ve kendimizi çerçevenin dışına yerleştiriyoruz. Çizgisel perspektifin geometrik konisi de bir kuyudur. Yeryüzüne bulaşmadan, sadece ölçmeyi ve yargılamayı isteyenlerin kuyusu. Oysa sorunların, acıların bir yumak gibi birbirine dolandığı aynı yüzeyi paylaşıyoruz. Ve her seferinde nasıl beceriyorsak bir derinlik yanılsaması yaratıp sorunlardan sıyrılmayı beceriyor ve seyirci konumuna geçebiliyoruz. Çizgisel perspektif, yeryüzünün teatral bir temsilidir, biz de bu temsili koltuklarımızdan izleyen seyirciler; sahnelenen oyunları edilgin bir şekilde izlemekle yetiniyoruz. Ve bizim bu sahnede göremediğimiz, ölçülemez olandır, yani kendimiz, yani insan. İnsan her şeyin ölçüsüdür ama aynı zamanda insan ölçüye sığmayandır da. Ve ölçüye sığmayan, yaşamdır aslında. Sahnelenen oyunda yaşamı göremiyoruz.