Gotlar, Ostrogotlar, Vizigotlar
ÜNAL ÖZMEN ÜNAL ÖZMEN

Sayıştay raporlarından derlenmiş haberler usulsüz harcamalara benzemiyor. Tekil adi bir soygun olayı da değil. Ele geçirilen kurumların insafsızca yağmalanması, Vandal komutanın “yağmalayın” emrine uymuş güruh işine benziyor.

İnsan, yöneticisi olduğu kurumu, temsil ettiği devleti; ferdi olmaktan gurur duyduğu, milletim dediği halkı dolandırır mı?

Doğduğu büyüdüğü, ekmeğini yediği ülkeye insan nasıl böyle hoyrat davranabilir? Anlaşılır gibi değil…

Yukarıdakiler ülkenin yüz yıllık birikimini satıp savurmuş, aşağıdakiler kurumun hesap dışı giderleri için ayrılmış ödeneği aylara bölüp ikinci maaş olarak cebe indirmiş. Bir lira 72 kuruş olan plastik hortumun metresini 78 lira, otomobilin 44 kuruş/km yakıtını 44 lira/km gösteren; iktisatçıların bir buçuk milyar dolara mal olacağını söyledikleri köprüyü 13 buçuk milyara mal eden, çalışana yüzde 4, kendi maaşına yüzde 26 zam yapan... Hangi birini sayalım ki...

Kim bunlar, bizden biri mi?

Roma’yı, Konstantinopolis’i yağmalayan Gotlara, Vandallere benzeteceğim ama benzemiyorlar.

“Barbarlar”, Roma İmparatorluğunun altını üstüne getirip talan ettiler fakat istila ettikleri imparatorluğun değerlerine saygıda kusur etmediler. Romalıların ekmeğine, atına el koydular ama Rama kültürüne, devlet düzenine dokunmadıkları gibi hayranlık duydukları bu toplumdan bir şeyler öğrenmeyi ihmal etmediler: Gotlar (Ostragotlar, Vizigotlar), Vandaller mallarına el koydukları Romalılardan çiftçilik, denizcilik, zanaat öğrendiler; yerleşik toplumlar için gerekli olan hukuki kurallarını, dinlerini, dillerini benimsediler. Hatta Barbarlar, istila ettikleri Roma İmparatorluğu topraklarında, Roma yasalarına tabi olup yaşarılar.

Mesela Barbar Teodorik (Vizigot) işgal ettiği Roma’nın parlamentosunu, belediyesini, vergi sistemini dağıtmaz. Ortaçağ’da kabile reislerinin kullandığı kral (rex) unvanını kullanır ama kendini imparator ilan etmez (MS. 475). Para basar ama imparator adına!

Barbarlar, yendikleri toplumun içinde uygarlaștı. Ya bu ülkeyi işgal eden barbarlar? Malına, mülküne, canına kastettiği toplumun yasalarını, ahlaki değerlerini, geleneklerini, göreneklerini, inancını yerle bir ediyor. Parlamentosunu dağıtıyor, yasasına hukukuna uymuyor. Böyle giderse, bir on yıl sonra bu topraklarda, sadece Türkiye’nin değil, insanlığın son yüz yılından eser kalmayacak.

Biliyorum utanmazlar ama yine de belediyeye ait araçlarla tatile gidenlere, kamu araçlarının nasıl kullanılması gerektiğini anımsatan ders niteliğinde tarihten bir not düşelim: Yıl 1948; İstanbul Valiliği, Başbakanlık Arşiv Genel Müdürü emrindeki iki aracı protokole tabi bazı zatların taşınmasında kullanılmak üzere yazılı münacatta bulunur. Genel müdür Kenan Tuna, valilik yazısını “benzin sarfiyatı gönderilen ödenek miktarını aşmaktadır” notuyla başbakanlığa gönderir. 24.8.1948 tarihli başbakanlık yazısı şöyle: “Otomobiller, hangi şahsa tahsis edilmiş ise ancak o şahıs tarafından kullanılacak ve o şahsın İstanbul’dan ayrılmasının ardından geri alınacaktır. Otomobillerin bu usul dışında hiçbir şekilde kullanılmasına izin verilmemesini önemle rica ederim.”

Cumhuriyet tarihinde, 172 kuruşluk hortumu 78 liraya alındı gösteren hortumculara da ders var: Yıl 1930; İstanbul Belediyesi, itfaiyenin ihtiyacı için 6 bin metre hortum alabilmek için bağlı olduğu İçişleri Bakanlığından izin ister. Yazılı başvuru, İçişleri ve Maliye Bakanlığının uygun görüşü ile Bakanlar kuruluna, oradan da başbakanın imzasıyla Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne gider. Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal ise bu zorunlu ihtiyaç talebini kaynak tahsisini gördükten sonra imzalar.

Bugün, dolambaçlı, fazlasıyla bürokratik bu harcama yöntemine dönmek mümkün değil, ama insanın, bu devletin kurucularından kamu kaynaklarını kullanma disiplini edinmesi mümkün. Yeter ki biraz ahlak olsun!

NOT: Cumhuriyet tarihine ait harcama anekdotlarını Nuri Kayış'ın "Di'li Geçmiş Zamanın Şimdiki Hali" kitabından aldım. "Barbar" dediğimiz Gotlar'ın, Vandallerin bu ülkeyi yağmalayanlardan insaflı, nedeninin de inançları olduğu kanaatine ise çevirisini Mehmet Ali Kılıçbay'ın yaptığı Henri Pirenne'nin "Hz. Muhammed ve Charlemagene" kitabını okuduğumda vardım.