Gramşiyen zamanlar
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
G-20 Londra zirvesinden çıkan en net sonuç, Amerika merkezli dünya düzeninin yerini ‘çok kutuplu’ bir yapıya bırakmasıydı...

G-20 Londra zirvesinden çıkan en net sonuç, Amerika merkezli dünya düzeninin yerini ‘çok kutuplu’ bir yapıya bırakmasıydı. Önümüzdeki dönemde Asya merkezli, Latin Amerika merkezli bölgesel işbirlikleri AB’nin yanı sıra varlığını daha çok hissettirecek gibi görünüyor...

“Eskinin öldüğü, yeninin henüz doğmadığı bir zamandan geçiyoruz.” İçinde yalpaladığımız kriz günlerine Gramşi’nin malum sözleri cuk oturuyor. İşin ilginç yanı, yakıştırmayı yapan ben değilim, Türkiye Odalar Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun kendisi. G-20 toplantılarının dönem başkanlığını üstlenen İngiltere, Londra zirvesi öncesi üye ülkelerde “sivil toplum kuruluşlarının” temsilcileriyle hazırlık toplantıları düzenler. Türkiye ayağının açış konuşmasında Hisarcıklıoğlu, “eski bir İtalyan filozofunun sözleriyle konuşmaya başlayacağını duyurduktan sonra, yukarıdaki alıntıyı yapar. Gramşi, muhtemelen eski solcu bir danışmanın gayretiyle yadedilse de, tek kutuplu dünyanın, Amerikan ideolojik hegemonyasının solmaya yüz tuttuğu, ama yerini ne menem bir tasarımın alacağının belli olmadığı günümüzü anlatmaya daha uygun bir ifade düşünülemezdi.
‘EVRENİN EFENDİLERİ’
2007’de Amerikan eşik altı konut piyasasında başlayan, 2008 sonbaharında yatırım bankası Lehman Brothers’ın batışıyla tüm dünyaya yayılan kriz aynı zamanda, “evrenin efendileri” sıfatının G-7’den G-20’ye intikal etmesine de vesile oldu. G-7 de aslında, 1975’te dünya ekonomisinin ciddi durgunluktan geçtiği bir dönemde, ABD’nin gerileyen hegemonyasının kolektif karar alma zorunluluğunu hissettirmesiyle doğmuştu.
İlk zirve, zamanın Fransız Cumhurbaşkanı Valery Giscard d’Estaing’in ev sahipliğinde Paris yakınlarında Rambouillet şatosunda toplanmıştı. Şömine başında ABD, Alman, Japon, İngiliz, İtalyan devlet ve hükümet başkanları sohbeti koyulaştırmış, ertesi yıl Washingthon’un tavassutuyla Kanada da listeye eklenince, G-7 ortaya çıkmıştı.
O gün bugün, büyüme iyidir enflasyon kötü; serbest ticaret iyidir, korumacılık kötü; paranın serbest dolaşımı iyidir, sermaye kontrolleri kötü yollu neoliberal tasarımı dünya ahalisine “sonuç bildirgeleriyle” tebliğ edegeldiler. Örneğin 1985’te Plaza zirvesinde doların değerinin düşürülerek ABD imalat sanayinin ihya edilmesi kararı alındı. Talimat Amerika’dan gelince, Japonya ve Batı Almanya yen ve DM’nin değer kazanmasına rıza göstermek zorunda kaldılar. 1995’te ise Robert Brennen’in “ters Plaza” olarak adlandırdığı toplantıda ABD, Japonya ve Almanya’yı durgunluktan kurtarmak için doları değerlendirecek operasyonlara onay verdi. Bu kurguyla kaçınılmaz biçimde ortaya çıkacak Amerikan dış ticaret ve cari işlemler açıkları, özellikle Japonya’nın tasarruf fazlasının dolar enstrümanlarına yönelmesiyle finanse edilecekti.
KARMAŞIK DENKLEM
GOÜ’lere düşen ise, gözlerden ırak sürdürülen bu pazarlıkların sonuçlarına katlanmaktı. Nitekim, “ters Plaza” paralarını dolara sabitleyen Doğu Asya ülkelerinin rekabet gücünü kırdı. Asya krizinin tetiklenmesinde belirgin rol oynadı. Zaten G-20 topluluğu da Aralık 1999’da, Asya krizi ertesinde, küresel sermaye piyasalarında belirgin bir payı bulunan ülkelerin maliye bakanlarını bir araya getirmek amacıyla oluşturuldu. Aradan geçen zaman içerisinde, özellikle Çin ve Hindistan ekonomilerinin yükselişi, G-7’nin, Rusya’yı da katınca G-8’in meşruiyetini iyice zorlamaya başladı. Denklem sadece dolar/avro-yen pariteleriyle çözülemez ölçüde karmaşıklaştı. Küresel krizin patlak vermesiyle acilen toplanan Kasım 2008 Washingthon zirvesiyle birlikte G-20 “evrenin efendileri” tahtına oturdu. Bütün sorunlarına karşın Brezilya, Meksika, Arjantin, Endonezya, Türkiye, Güney Kore’nin de masada yer bulabildiği bir zemin, Batı merkezli bir dünya ekonomisinin geride kalmaya başladığının kanıtı sayılabilir.
Hâlâ IMF kapısında ricacı olduğu için Kasımpaşalı ağzını “6 bakanı kapıya koyma” postasından sonra Türkiye’de bırakan Tayyip Erdoğan’ın ezik üslubuna aldırmayın. Londra’da “one minute” şovu yapmaya kararlı aktörler eksik değildi. Örneğin Brezilya Cumhurbaşkanı Lula, faturayı “kriz patlak vermeden önce her şeyi bilen, şimdi hiçbir halt bilmediği ortaya çıkan mavi gözlü beyaz adamın akıl dışı davranışlarına” çıkarmaktan çekinmedi. Biz de “iyi niyetine” güvenerek, ırkçı değil anti-emperyalist bir söylem olarak kabul ettik.
Çinli yetkililer ise, her dolarını binbir meşakkatle biriktirdikleri 2 trilyon dolarlarına sahip çıkma refleksi sergilediler. Amerika’ya güvenmediklerini açıkça ifade ederek, hesapsız banka kurtarma operasyonlarının enflasyonu patlatması halinde, dolar dibe vurunca faturanın kendilerine çıkmasından kaygılarını dile getirdiler.
‘ZAMANIN RUHU’
Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy de, Alman başbakanı Merkel ile bir pakt oluşturdu. Amerika’nın, “mali canlandırma” dolduruşuna gelmeyeceklerini ilan ederek bir “karakter gösterisi” sergileme fırsatını kaçırmadı. “Zamanın ruhunun” nasıl hızla değiştiğinin belki de en açık belirtisi, daha iki yıl önce “Fransa’nın Thatcherı” etiketiyle ortaya çıkan Sarkozy’nin “Anglo Sakson” zihniyetine karşı bayraktarlığa soyunmasıydı. Sarkozy’nin kısa vadeli hesaplarının ötesinde, Avrupalıların hafızalarında Nazizme-faşizme yol açan hiperenflasyon konusu hâlâ etkisini sürdürüyor. Bu nedenle fazla açılmaktan çekiniyorlar. Amerika’da ise, 29 Bunalımı’nın “ben işsizim” diye dolanan sandviç adamları, çorba kuyruklarında bekleşen aç kitleler bir an önce “durgunluktan sıyrılma” refleksini harekete geçiriyor. Zirve sonrası Alman maliye bakanının, “mutluyuz, mali canlandırma programı için bir mecburiyet getirilmedi” yolunda açıklaması bu “tarihsel bağlamda” değerlendirilmeli.
Londra zirvesinden en fazla medet umanların başında ise, ülkede popülaritesi gittikçe gerileyen İngiliz Başbakanı Gordon Brown geliyordu. Yıllarca maliye bakanlığı yapmış olmanın umuruyla, kriz çıkınca adeta “bildiği yerden soru gelen” öğrenci memnuniyetine büründü. Bu nedenle zirve sonrası adeta bir zafer havası içerisinde, “liderlerin 1.1 trilyon dolarlık bir planı” onayladıklarını muştuladı. Umutlarını genel seçime taşıdı.
Ama tüm kurgu, zirvenin asıl kahramanının Obama ilan edilmesi üzerine kuruluydu. Ama Amerika’nın azalan etki gücüyle kimseyi mali canlandırma paketlerine ikna etmeyi başaramadı. Finans aleminin uluslarüstü bir regülasyonu konusunda da kendisi geri adım atmadı. Misyonunun gereğini zirvenin tam gerildiği anda, Çin cumhurbaşkanı Jintao ile Sarkozy’yi bir köşeye çekip, “köprü rolü” oynayarak yerine getirdi. Sarkozy “vergi cennetlerinin” birer birer teşhir edilmesinde ısrar ediyor, Jintao ise Çin’in kıyı merkezleri Hong Kong ve Macao’yu koruma gayreti içinde direniyordu. Çözüm, görevin OECD’ye devredilmesiyle bulundu. Böylece Çin kendi ayağına ateş etmekten kurtuldu. Obama ise, Bush’un “Teksaslı kovboy” imajına karşın uzlaşmacı, uygar, sorun çözen lider kimliğiyle bir açılış yapmış oldu.
Londra zirvesinden başlıca IMF’nin fonlama kapasitesini 750 milyar dolara çıkarma ve dış ticaretin finansmanı için 250 milyar dolar tahsis etme kararı çıktı. DTÖ 2009 yılı için dünya ticaretinin yüzde 9 daralarak 2. Dünya Savaşı sonrasında en berbat performansı sergileyeceğini öngörünce, dış ticarete ivme kazandıracak bir hamle gereği kendini hissettirmişti.
IMF’nin rezervlerinin artırılması, şipşak Türkiye benzeri ülkelerin paralarının değerlenmesini getirdi. Dünya borsalarında da bir iyimserlik rüzgarı esti. Ama açıkçası dünya ekonomisinin içine sürüklendiği krizden nasıl çıkacağına ilişkin net bir plan ortaya konulamadı. Bankacılık sistemini felç eden “toksik varlıklar” konusuna da bir çözüm getirilemedi. Gordon Brown’ın ağzından “Washingthon uzlaşması”nın sona erdiğinin telaffuz edilmesi önemli bir gelişme sayılabilir. Vergi cennetlerini, “hedge fonlarını”, derecelendirme kuruluşlarını, bankacılık sırlarını zapt-u rapt altına almaya yönelik dizginsiz küreselleşmeyi gemleme yolundaki kararlar tabii ki göz ardı edilemez.
Diğer yandan, BM Genel Kurulu’nun uluslararası finans reformunu tasarlamak üzere görevlendirdiği “Stiglitz Komisyonu”nun önerilerinin çok gerisinde kalındığı ortada. Dünya ticaret görüşmelerini hızlandırma kararı alındı da, zaten DTÖ kapsamındaki Finansal Hizmetler Anlaşması finans ve bankacılığın tam liberilasyonunu, ateşe benzinle gitmeyi öngörmüyor mu? Veya dış ticaretin liberalleşmesine ivme kazandırılınca, Türkiye benzeri ülkelerde tarımın çökmesine, sanayileşmenin tökezlemesine yol açan politikalar etkilerini daha şiddetle hissettirmeyecek mi?
‘KRİZİN FATURASINI ÖDEMEYECEĞİZ’
Ekonomi politikalarına ilişkin kararların ayrıntıları bir yana, G-20 Londra zirvesinden çıkan en net sonuç, Amerika merkezli dünya düzeninin yerini “çok kutuplu” bir yapıya bırakmasıydı. Obama etrafında estirilen sempati havasına karşın, Washingthon zirveye ağırlığını koyamadı. Önümüzdeki dönemde Asya merkezli, Latin Amerika merkezli bölgesel işbirlikleri AB’nin yanı sıra varlığını daha çok hissettirecek gibi görünüyor. İki dünya savaşı arasında, henüz Amerika dünya hegemonyasını üstlenmeye istekli ve hazırlıklı değilken yaşanan “boşluk dönemine” benzer bir kaos tablosunun ortaya çıkma tehlikesi var.
Gelgelelim tarihin tekerrürden ibaret olmadığını hatırlayıp, ezilenlerden yana bir dünya tahayyülünün kendini hissettireceğine ilişkin umutlarımızı korumamamız için de bir neden yok. Dünya Sosyal Forumu’nun 2009 Belem toplantısında alınan kararlar uyarınca bu hafta dünyanın emekçileri, ezilenleri de boş durmadılar. Savaşa ve kapitalizme karşı, “krizin faturasını ödemeyeceğiz” sloganıyla Londra’dan NATO’nun 60.yıl etkinliklerinin düzenlendiği Fransa’nın Strazburg şehrinden Almanya’nın Baden-Baden’ine; Pakistan’dan Katolonya’ya kadar sokaklardaydılar. Tam da bizim Kadıköy’de meydana çıktığımız gibi…
Madem Hisarcıklıoğlu bile Gramşi’yi dilinden düşürmüyor, bize de O’nun en çarpıcı sözlerinden biriyle yazıyı bitirmek düşer: “Gerçek, devrimcidir.”