Gül’ün bahçesi
HAYDAR ERGÜLEN HAYDAR ERGÜLEN
Güzel Gül, güzel anne. Sanki beraber çocuk olmuşuz, beraber abi, beraber abla, beraber kardeş, beraber bahçe. Biz gerçek olmuşuz o rüya. Masalların içinden, dağları tül gibi örten sisten sabahları kuzularıyla çıkıp gelen, sisten incecik bir gölge gibi uykulara uzanan bir sütçü kız olmuş

Gül, içine kırılır, içine küser. Gün uzar yüzyıl olur, gül kırılır bahçe tarumar olur, “gülleri de eskittik” der şair. Gül, nazlı olur. Nazlıgül olur. Ne nazlıdır oysa ne de gül olduğunu bilmiştir. İncecikten yağan kar gibi incecikten çil yağmıştır güzel yüzüne. Kırmızı saçlarıyla daha da güzelleşen beyaz yüzünde bir çil aydınlığı, çiller dağıldıktan sonra da sürmüştür. Mahcubiyet bazı yüzlerde pembeyle gösteriyorsa kendini, bazen de çil olarak görünmüştür.

Gül abla, Gül anne, anne gül. Bahçemizin 80 yıldır açan gülü. Sanki biz ondan evvel gelmişiz de gülün bizi açmasını beklemişiz gibi. Bekledik belki de. Gül bahçeye geldiğinde daha 17’sindeymiş. Herhalde 20 yaşından, siyah-beyaz bir fotoğrafı var, ağacın yanında. Sanki ağaçla konuşuyor, ağaç da ona tabiatı anlatıyor. İnsan tabiatını da anlatmış mıdır acaba? O fotoğrafa ne zaman baksam, ağaç yaprağıyla konuşuyor diye düşünürüm. Bir ulunun karşısında incecik bir yaprak, kağıt gibi, çilli kağıt.

Güzel Gül, güzel anne. Sanki beraber çocuk olmuşuz, beraber abi, beraber abla, beraber kardeş, beraber bahçe. Biz gerçek olmuşuz o rüya. Masalların içinden, dağları tül gibi örten sisten sabahları kuzularıyla çıkıp gelen, sisten incecik bir gölge gibi uykulara uzanan bir sütçü kız olmuş. Annesinin sağdığı sütleri sabahı güzelleştirmek, saflığı büyütmek için dağıtmış durmuş. Sütün saflığı ona da geçmiş, sütten arı, sudan duru bir genç kız olmuş iyice.

Dünyayı iyilikle tanıyan, kimseye kötülük yakıştırmayan biri olmasında eski sütün, sabah sisinin, sabah güzelliğinin de etkisi olmalı. Onların içinde büyümenin, gözünü onlarla açmış olmanın, saflığı söylemek için sözcük gerekmeyişinin de payı olmuştur elbet. Sözcükler ona kendileri olarak gelmişler, süt süt olarak, sabah sabah olarak, iyilik iyilik olarak. O yüzden dünyadan bir harf ayrılmamış ona. O da harflerden bir zaman yaratmamış kendine. Kim bilir, dünyayı harf harf sökenlerden olmamak içindir belki de. Ya da harflerin olmadığı bir dünyanın saflığıyla yaşamak için.

Gül’ün bahçesinde çok acı boy verdi. Gül merhametiyle her acıya yaprak döktü. 50 yıla yakın birlikte oturduğu Nazlı babaannem, ki dayanıklı bir kadındı, öksüzlük ve yetimlikten göçlere, kimsesizlikten yoksulluğa, memleket tarihinin en karanlık coğrafyalarında, en acılı yıllarında, görmediği dert, çekmediği çile kalmayan bir kuşaktan ve halktan ve kültürdendi. ‘Ne rezil canım varmış!’ derdi bazen, ilk zamanlar ‘rezil’ sözcüğüne üzülür, anlamazdım. Sonraları bunu dayanıklı anlamında kullandığını, ama artık dayanamadığını farkettim. Bu ülkede 92 yıl yaşamak sahiden de zordur, hem çok uzun bir süredir hem de katlanmak için çooook uzun bir ömürdür. Bu ömrün yarısını birlikte sürdüler bir bakıma Nazlı ile Nazlıgül. Belki birbirlerine dayanıklılık, sabır ve merhamet taşıyarak, vererek, öğreterek, göstererek. Sanki bir ironi gibi konmuş Nazlı adlarını akıllarına bile getirmeden. Yaşamı bir imece gibi paylaştılar, uğraştılar, çoğalttılar.

Gül annemin ilk kaybı Nazlı babaannemdir, sanki sırtını dayadığı dağ yıkılmıştır, yarı yarıya eksilmiştir. Sonra gencecik kardeşi, benim de biricik dayım, genç dayım 55 yaşında hepimizi terk edince, biraz daha bükülmüştür Gül’ün boynu, bahçeye güz çökmüştür. Uzun süren şeyler ne yazık ki hemen hep acıyla süren şeylerdir. Uzun sürer demek, çoğu kez de başladı ve bir daha bitmedi demenin çaresiz ifadesidir. Tıpkı Şükrü Erbaş’ın dediği gibi, Kül Uzun Sürer. Başkalarının ölümünün bizi çektiği doğrudur, ama ölüme doğru çeker. Gül’ün yapraklarının da her ölenle dökülmesi gibi.

Gül, merhametin de annesidir. Merhametin de çiçeğidir elbette. Annem tıpkı çocukları gibi merhamet gösterdi babama da. Belki de büyümeyen erkekler kadınları erken büyütüyor. Ve kadınlar daha çok da annelik görevini üstleniyor. Gül annem de o görevi erken üstlenen kadınlardan oldu, 6 çocuk değil 7 çocuk büyüttü. En büyük çocuk da babamdı.

Annemin iyiliği, saflığı, sessizliği ve bağışlayıcılığıyla yaşadı babam Kel Hasan Usta. O gidince Gül’ün bahçesinde yabanotları büyümeye başladı. Bazı ağaçlar bahçeye küstü, meyve vermez oldu. Rüzgar daha sert esti, ağaçlar yaprağını daha çok döktü.

Yine de onun bıraktığı bahçede, yokluğunu değil varlığını yaşatmaya, boşluğunu değil anılarını canlı tutmaya çalıştı. Gül içine kırılırdı, yapraklarını içine dökerdi, bu yüzden şikayet değil, sitemini kendine bile duyurmamaya çalıştı. Çocukların çoğu yuvadan uçmuştu ama hiçbiri bahçeyi terketmemişti. Çocukluğun bahçesi, anne bahçesi, kardeşlik bahçesi, anılar, iyilik, cömertlik bahçesi, ne denirse artık, Gül’ün gölgesinde yaşıyordu.

Bir yaz günü, çitin üzerindeki tahta kapının açılma sesinin duyulması gibi, bahçenin girişindeki, çiçeklerin çocukluk arkadaşı tulumbanın iç geçirmesi gibi, her gelenle unutulmaktan kurtuluyordu bahçe. Çocuklar, eşler, torunlar, onların gülüşleri, kahkahaları...En çok da üçüncü çocuk, Halil, uzun yıllar ailenin geçimine katkıda bulunmak için çalışmış, eğitimini bile bu nedenle yarıda bırakmış, İstanbul’da emekli olduktan sonra Çanakkale’ye yerleşmiş, ama nerdeyse her ay bahçye gelen, Gül’ün hem oğlu hem arkadaşı gibi onun yanında haftalarca kalan, bahçenin, ağaçların, çiçeklerin, bitkilerin can dostu, neşe kaynağı Halil, Eskişehir’e, Gül’ün bahçesine birgün hastalanmış olarak dönünce, bahçe kederinden içine kapandı. Halil bahçenin bu haline dayanamadı, onunla konuştu, canlandırmaya çalıştı, ama ne yazık ki yalnızca dört ay sürdü bu. Bahçenin de yüzünü güldüren çocuk gitmişti artık.

Deniz Gezmişlerden, Ulaş’tan, Mahir’den, Hasan Ocak’tan, Metin Göktepe’den, Ethem Sarısülük’ten, Berkin Elvan’dan, Ali İsmail Korkmaz’dan, Cumartesi annelerine, kayıpların, evlat acısının ne olduğunu iyi bilen, yüreğinde hisseden, onların acısını duyan Gül anne, canını, Halil’i de tıpkı kardeşi Mehmet Zeki gibi 55 yaşında sonsuzluğa uğurlamıştı. Uğurlamak denir mi bilmiyorum, yüreğini sökercesine elinden, bahçesinden almıştı Allah onu. Gül ilk kez o zaman ‘Zalım Allah’ dedi, daha önce hiç duymamıştım, o gün duydum.

Gül anne, annem, şimdi 80 yaşında, tıpkı babaannem gibi, tıpkı bu coğrafyanın karalı, yaralı kadınları gibi başkalarının acısını kendilerininkinden ayırmadan içine bakıyor, yapraklarını içine döküyor, “anne senin yüreğin taş olsa dayanır mı” dizesindeki soru, taş değil gül olarak değişiyor: “anne senin yüreğin gül olsa dayanır mı?”

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız