Gündemdeki medya olaylarını anlama kılavuzu
ÜMİT ALAN ÜMİT ALAN

Öyle bir gündemle karşı karşıyayız ki, içinden tek bir konuyu seçip üzerine yazı yazmanın mantıksız olduğuna kanaat getirdim. O yüzden bu hafta Köşe Vuruşu’nda gündemdeki bazı teknik medya olaylarını, medyanın içinde olmayanlara dilim döndüğünce basitleştirerek anlatmak istedim. Konu konu gidelim:

1-Basın kartları yönetmeliği değişti
Basın Kartları Yönetmeliği’nin değişmesi okuru ne kadar ilgilendirir? Kendisine gazeteci diye sunulacak yani haber alma hakkını kullanmasına aracı olacak insanların tanımlanması kadar ilgilendirir. Her şeyden önce şunu söylemek gerek, bir kişinin gazeteci olduğuna kanaat getirerek kart verme yetkisi, devlete bağlı bir birimde olmamalı. Bu dünyanın neresinde olursa olsun, kabul edilir bir uygulama değil. Gelgelelim ülkemizde Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü bu hakka sahip. Başta buraya bir şerh düşelim. Bunun görece kabul edilir tarafı ne? Basın Kartları Komisyonu diye bir komisyon var ve bu komisyonun 13 kişilik ekibinde meslek örgütleri (cemiyet, sendika, federasyon vs) 8 üyeyle temsil ediliyor. Yani temsil ediliyordu. Çünkü yeni yönetmelikle bu komisyonun üye sayısı 15’e çıkarılırken, meslek örgütlerinin temsiliyeti 5’e indi. Çoğunluk gittiği gibi, temsiliyet üçte bire düştü. Yani basın kartı uygulaması tamamen siyasi idarenin eline geçti. Bu sadece basın kartı verdiklerimi gazeteci kabul ederim demek. Bu uygulamaya tarihten benzer örnek aramak gerekirse, Mussolini’nin faşist İtalyası’nda bulabiliriz. Mussolini de bir Basın Birliği kurmuş ve biat bildirip bu birliğe üye olanların gazetecilik yapmasına izin vermişti.

2-Milliyet gazetesindeki işten çıkarmalar
İsim isim sayarak geçmişte çıkarılanlara haksızlık etmeyelim, geçen hafta Milliyet gazetesinde bir gazeteci kıyımı oldu. Kamuoyu bunun seçim öncesi, asgari standartlarda gazetecilik yapmak isteyenleri temizleme operasyonu olduğunu düşünüyor. Milliyet gazetesi yönetimi ise “tasarruf” olarak açıklıyor. Birinci ihtimal akla ve mantığa daha yatkın. İkinci ihtimal yani gazetenin “tasarruf” savunmasını da es geçmeyelim ama. O açıklama bu kurumların iktisadi kurumlar olmadığının da bir itirafı. Milliyet ve Vatan gazetelerinin çoğu yerde ücretsiz dağıtıldığını biliyoruz. Geçen gün hastanede bekleme odasına atılmış birer balya Milliyet ve Vatan’a kimsenin dönüp bakmadığına kendi gözlerimle şahit oldum. Sosyal medyada bedava dağıtımla ilgili pek çok giriş (site kapıları, AVM’ler vs) var. Biliniyor ki, bu gazeteler (havuz medya gibi) artık satın alınmıyor ve sürekli zararda. Gazetecilerin işten çıkarılması sadece zarardan zarar azaltmak olarak yorumlanabilir. Peki zarar eden bir şirket neden devam eder? Kanaat oluşturma gücü yüzünden. Bu güç, patronun medya dışı işlerinde bir yakıt niteliği görür. Bugün baktığımızda, Milliyet ve Vatan’ın kanaat oluşturma gücünden söz edebilir miyiz? Elbette hayır. İşte bu yüzden tasarruf şart.

3-Medya gruplarına operasyon
Bu yazının yazıldığı saatlerde Koza-İpek grubuna yönelik bir operasyon başlamıştı. Operasyona yönelik tepkiler, “oh olsun, ama, her şeye rağmen, yiyin birbirinizi” gibi kalıplarla başlıyordu. AKP-Cemaat koalisyonunun mutlu günlerinde gazetecilere yönelik operasyonlarda, Cemaat yayın organlarının coşkulu tavrı, az destek görmelerinde bir etken. Peki bu operasyonların anlamı ne? Bana göre, bu operasyonların en açık anlamı, yaklaşan seçim öncesinde hem onlara, hem de kalanlara gözdağı vermek. Bu yöndeki “şu tutuklanacak, bu tutuklanacak” söylentilerinin de aynı amaçla çıkarıldığını düşünüyorum. Kavafis’in “Barbarları Beklerken” şiirinde tariflediği ortam yaratılmak isteniyor. Bir kısmı da gerçekten olacak tabii. O yüzden bu operasyonlara, “ettiklerini buldular, aman bana ne” gevşekliğinde yaklaşmak biraz tehlikeli. Önceden her seçim öncesinde birileri feda edilir ve Doğan Grubu’nun bir kısım vergi cezası affedilirdi de uzlaşıldığını anlardık. Şimdi işler biraz daha karışık. Hem Cemaat’in hem de Doğan Grubu’nun veballerini, medyada medya dışı sermaye olgusunu etraflıca tartışıp yüzleşmek için biraz geç kalındı. Bugün o veballer yüzünden başka bir faşizm pratiğini meşrulaştırmak zorunda değiliz. Parmağın işaret ettiğine değil de, parmağa bakarsak o parmak gözümüze girecek çünkü.