Gündemin neyse, tatilin odur
EVRİM COŞAR BİLGİN EVRİM COŞAR BİLGİN
Yarın yirmi beş yaşına girecek genç kız sahilde en yüksek konuşma sesiyle isyan ediyor: “Doğum günümü Türkbükün’de kutlamak istiyorum ben, ya niye anlamıyor annem beni. Çevrem de kaliteli insanlar...

Yarın yirmi beş yaşına girecek genç kız sahilde en yüksek konuşma sesiyle isyan ediyor: “Doğum günümü Türkbükün’de kutlamak istiyorum ben, ya niye anlamıyor annem beni. Çevrem de kaliteli insanlar görmek istiyorum. Tutturmuş burada kal diye. Ne var, şuradan feribota binip gideceğiz.” Konuşulanları duyuyorum diye suçluluk duygusu içinde önce dikkatimi kitabıma vermeye çalışıyorum ama yolu yok. Sadece benim çabamla olacak gibi değil. Bir genç kızın annesiyle kapışmasının arkasında, yan şezlongda oturan öteki kadına yaptığı eziyetin, tam ortasındayız. Kızın yanındaki dert ortağı kadının, söylenenleri dinleme hakkı var. Zaten her şey, ona anlatılıyor. Ya ben. İstemeden ayıplı duruma düşüyorum. Konuşma devam ettikçe küçükten sinirleniyorum da. Şu sıcakta kendime ilaç gibi bir kitap bulmuşum, mutluyum ama okuyamıyorum, kız konuşmaya başladığından beri okuduğum cümleleri anlamıyorum, hissetmiyorum. Genç kızın konuşmasının ucu bana da dokunuyor. Sürekli tekrara giren “çevremde bir günlüğüne de olsa kaliteli insanlar görmek istiyorum” cümlesine içerliyorum.
“Keşke alsaymışım şu indirim mağazasından mayo kiniyi” diyorum. Kızın kalite anlayışı ne ki? Şuncağızım nasıl anlayacak başka türlü benim kalite mi? Hata benim, dert onun. Bu garip muhabbet aynı azgın ses tonuyla devam ettikçe bu kez kendimden korkmaya başlıyorum. Çünkü ayaklarım “kalk gidelim” diyor. Ya denize gir ya da şu feribot biletini al, doğum günü çocuğunun yolculuğunu erkenden başlat. Kavuşsun bu isyanlardaki genç, tez elden kaliteli insanlarına.
Ertesi gün, sıcakla mücadele saatlerindeyiz. Mücadelemizi zaferle noktalamak için peşin peşin kumsalı tek ediyoruz. Bu bir geri adım değil. Günü sonunda kazançlı çıkacağız. Bir gece önceden alan araştırmasını yapmışız. Geleneksel metotlarla masaları en dolu balıkçıyı belirlemişiz. Bizim belirlediğimiz balıkçının hakkında çok tirajlı gazetelerdeki bir iki köşe yazarlarının “Hatayla yolum bu slaş balıkçıya düştü ama çok bahtlıymışım” yazarlarını da bulunca beklentilerim kaşındı. Balık yemek için çok doğru bir saat değil ama can bu çekiyor, bu adam da bizi çok mutlu edecek. Tüm veriler bunu gösteriyor. Kendimize, ağaç gölgesi, denizi sokak arasından ısıran, rüzgarı şahane bir masa seçiyoruz. Tavsiyeye harfiyen uyup kılçığı çıkartılıp pişirilecek olan turnaları bekliyoruz. Balık geliyor, güveç kaptan cızır cızır sesler yükseliyor ama kapta toplasan bir balık bile yok. Önceden içer misiniz diye sorulan balık çorbasını almadığım için pişmanlık yaşıyorum. En azından tabağımdaki balığın geri kalanını oradan toplardım. Yemeğin sonunda restoran sahibine soruyorum. “Siz buralı değilsiniz, şive durmuyor. İlk işiniz neydi?” diye. “12 yıldır bu ben balıkçılık yapıyorum”, vurgusunun ardından bandalı, tek kulağı küpeli ustamız, “Oto yedek parçaları alıp satıyordum” diyor. Hayatta ilk hangi işle uğraştığın önemli. Eski alışkanlıklar kolay bırakılmıyor. 
İsveç’ten geldiğimden beri Türkiye’de üçüncü haftam. Gazetelerdeki köşe yazılarını, bu yaz aylarında dolduran “Ben izninizle tatile çıkıyorum” ya da “Tatilden döndüm, size tatilimin nasıl geçtiğini anlatacağım” yazılarını okuyup duruyorum. Bu yazıların arasında benim en çok dikkatimi çeken Can Dündar’ın ben izne çıkıyorum yazısıydı. Can Bey, “İsveç’te gazeteci olmak istemezdim. Hayatın intizam içinde sürüp gittiği, bir trafik kazası haberinin kamuoyunu günlerce meşgul ettiği “renksiz” bir coğrafyaya alışkın değiliz biz” diye başlamıştı yazısına. Sonra sürekli değişen Türkiye gündeminin onu ne kadar yorduğundan dert yanıp okuyucularından iki haftalığına izin istemişti.
Ne tatilde dinleneceğim yazılarına, ne tatilim süper geçti yazılarına inanmayın. Türkiye’nin gündemi karışık da sahil kenarları çok mu sakin? Gündemin neyse, tatilin odur. Tatilde de olsan arada bir için kasılır. Kazık yersin. Nereye kaçıyorsun? İsveç’e mi? Mümkün mü o “sıkıcı” bulunan coğrafyayı suni de olsa iki haftalığına yakalamak. Al işte, fotoğraftaki Ali Suat Ertosun.