Güneş toplamaya gitti
REFİK DURBAŞ REFİK DURBAŞ

Sinema yönetmeni, arkadaşım Ali Özgentürk anlatmıştı: 60’lı yıllarda Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu, Yaşar Kemal’in aynı adla “Teneke” romanından tiyatroya uyarlanan oyunu sahnelemektedir.

Ülkü Tamer ile Ali Özgentürk’ün oyunda küçük bir rolü vardır.

Kapı açılacak ve Ülkü Tamer, Gülriz Sururi’ye “Buyrun” diyecektir.

Oyun başlamadan önce kuliste Gülriz Sururi, Ülkü Tamer’i uyarır:

“Buyrun derken u’ları uzatma, Türkçe söyle!”

Ülkü Tamer’in yanıtı “Ben Türkçeyi yalnız şiirde kullanırım” olacaktır.

Türkçeyi yalnız şiirde değil, ne yazmışsa hepsinde kullanmasının bir göstergesidir bu cümle…

Yalnız bu kadar mı?

Yanardağın üstündeki kuş misali, bir kitabını gecede okuyup basmak için sabah erkenden yazarının kapısını çalan yayıncıdır. (70’li yılların sonlarında Milliyet Yayınları’nı yönetmektedir. 40’lı yılların popüler aşk romancısı Peride Celal bir kitabını getirir. Jaguar’ın yayımlanmasını istemektedir. Ülkü Tamer, önce pek önemsemez. Evine götürür bir göz atmak için. Ve o gece kitabı okuyacak, sabahın erken saatinde Peride Celal’in kapısına dayanarak Jaguar’ın yayımlanması müjdesini verecektir.)

Tiyatronun en görkemli döneminde ünlü oyuncularla sahneyi paylaşan aktör, dünya klasiklerinden günümüzün öncü yazarlarına birçok yapıtı Türkçeye kazandıran çevirmen, sevilen şarkıların söz yazarı, edebiyatı çocuklara sevdiren çağdaş masalcı, antolojileri ile okurun ufkunu genişleten araştırmacı, kimi televizyon dizilerinin gizli oyuncusu idi.

Hangi Ülkü Tamer’den söz etmek gerek?

Sahi, içinde kaç Ülkü Tamer vardı Ülkü abinin?

“Su toprağa karışırsa ekin olur, ekmek olur. Kan küle karışırsa ne olur?”

“Şiir bu sorunun cevabını arar boyuna” dedi ve ekledi:

“Şiir ateşin habercisidir

Yangının kundakçısı

Yanardağın üstündeki kuştur şiir.”

Ama şiirlerinde ne kan kokusu duyumsanır ne de kül tortusu. Terzilerin, dülgerlerin, uzun yol sürücülerinin, kaçakçıların, tilkilerin, kirpilerin, sansarların, kuşların, özellikle de serçelerin şairiydi. Nokta ile virgülün, ikindilerin, yumuşak g’nin, yaz yurdunun, yolculukların, sıragöllerin, koruların bir de...

Çağdaş şiirin bütün olanaklarını kullanırken, halk şiirine yeni biçimler, söyleyiş özellikleri kazandırdı.

İmgenin kapılarını aralayan, bunu yaparken de yapmacık çocuksuluğu dışlayıp çocuk duyarlığını öne alan bir kimlikle var kıldı şiirini. Çocuk duyarlığına yaslanmanın bir göstergesi de şiirinde soyutlamaya giderken dilin yalınlığını göz ardı etmeden, anlaşılırlığın sınırları içinde dolaştı.

Şiirini bütünleyen imgeler olağandışıydı, olağanüstü değil. Bu olağandışılığı süsleyen ise yalın ve anlaşılır bir sözcük kümesi...

İşte Tamer’in şiirini anlamada bir anahtar daha: Şiiri biçimsel olarak birçok deneylerden geçse de düzyazısal örneklerden halk şiirinin manilerine kadar birçok biçimleri denese de şiirini kendine özgü bir sesin yankısında oluşturdu. O sesin derinliğinde, söyleyişin dehlizinde buldu varlık nedenini.

Yüksek sesli bir şiir değildi bu. Bu sesin içinde toplumcu temalar da ağırlıklarını korumaktaydı.

Yine onun başından bu anekdot da Ülkü Abi’ye bir veda selamı olsun…

1960 yılında “Gök Onları Yanıltmaz” şiir kitabı Derleme Müdürlüğü’ne verilmediği için Ülkü Tamer’in başına işler açar.

Ülkü Abi, 15 şiirini Gaziantep’te “el pedalı” ile çalışan ilkel bir matbaada “kartpostal” olarak bastırır. Matbaa kitabın kapağını basamaz, çünkü yeterli donanımı yoktur. O da İstanbul’da bir matbaada kapak niyetine hazırladığı bir “zarf”ın içine bu kartpostalları koyarak kitap haline getirir.

Fakat iki matbaa da doğal olarak normal bir “kitap” basmadıkları için Derleme Müdürlüğü’ne bir nüshasını olsun göndermezler.

Basın Savcılığı da bir süre sonra Ülkü Abi hakkında soruşturma açılacaktır.

Gaziantep’teki matbaacı “Ben kartpostal bastım” diyecektir, İstanbul’daki de “Ben kapağını…”

Savcı, işin içinden çıkamayacak ve Ülkü Abi’nin aklanmasına karar verecektir.

Ülkü Abi de artık “Ölümsüzler Hanı”nda bir odada yaşayacak.

Yandaki odadaki komşusu ise Onat Kutlar…

Antep üzerine muhabbete başladılar bile…