Güneşin savurduğu günler arasından Ahmet Say
05.03.2017 11:00 BİRGÜN PAZAR
Ahmet Say, biraz da yazdıklarına benzer. Mizah yeteneği uçsuz bucaksız, ironisi bol, eğlentisiyle dolup taşan bir gerilimi sunar hep

EREN AYSAN

Edgar Allen Poe’nun ünlü şiiri Annabel Lee’nin dizeleri gibi, “seneler seneler evveldi.” Ya da ben öyle sanıyorum. Kimileri için 80'ler daha dün gibi. Oysa bugünden bakınca erişemeyeceğimiz kadar uzak. Zamanın bize sunduğu bedel, ilerleyen yaşlar olmalı. Heidegger belki de bu yüzden, “saat zamanın yenilgisidir” diyor. Ölçübilim bile zaman karşısında çaresiz kaldıktan sonra biz faniler ne yapalım?

Şu bir gerçek ki, yıllar geçtikçe geçmiş yalnızca solmuyor, mekânlar da ölüyor. Binalar yıkılıyor. Yeni ülkeye özgü temel yaklaşım tarih bilincinin olmaması. Yakın tarihin bile sokaklarda yaşatılmaması büyük oranda bu algının sonucu. Sakarya’ya doğru yürürken Sergen Pastanesi’ni, Bilgi Yayınları’nı, eski Piknik’i, Pis Buhara’yı, Körfez’i, Yeni Sahne’yi tek tek kaybettiğimizi hatırlamak fayda etmiyor. Ya da bir zamanlar adı Ahmet Say’la özdeşleşen ABC Kitabevi'ni.

Ahmet Amca’nın, ABC Kitabevi'ni başkentin kültür sanat merkezine dönüştürdüğü yıllar, ‘88-89 olmalı. Kitabevinde her perşembe akşamı edebiyat sohbetleri gerçekleşirdi. Haftalık sohbetlerle ilgili Ahmet amca, babam ve Ahmet Erhan’la paslaşır, zaman zaman birbirlerine öneriler sunarlardı diye hatırlıyorum. Yıllar geçtikten sonra görüyorum ki, Türkiye Yazıları dergisinde Cemal Süreya, Ragıp Gelencik – çocukken onu Öner Ünalan olarak bilirdim-, Vecihi Timuroğlu, Demir Özlü ve edebiyatımızın köşe taşı pek çok isimle çıktığı yolculuğa bu defa kitabevi yoluyla çıkmak istemişti. Yenilikçi, dönüşümcü, dahası devrimci bir ruha sahip olduğundan her zamanki gibi, “yapılmayanı yapmak”, “ilklerden olmak” niyetiyle kolları sıvamıştı. Gerçekten de ABC Kitabevi, Avrupa’da sıkça rastladığımız ama yıllar geçmesine rağmen ülkemizde bir daha örneği görülmeyen bir kitabevi modeliydi. Kafesiyle, söyleşi alanıyla bütünleşen sıradışı bir merkez.

Sözünü ettiğim yıllar, Ahmet amcanın babam ve Ahmet Erhan’la dostluğunu koyulttuğu yıllardı. Daha önce, babam da Erhan abi de, Ahmet amcanın büyük bir özveriyle çıkardığı ‘Türkiye Yazıları’ döneminde çok etkin değillerdi. Belki de Ankara, kentsel ve kültürel daralmaya o yıllarda başladığı için bu üç isim birbirlerine tutunarak nefes almaya çalışıyordu.

Kimi günler Ahmet amca ve Handan ablanın İlkadım Sokak’ta oturduğu evde toplanırdık. Ahmet amca, gömleğinin kollarını sıvar, bir dergi, kitap yahut başka bir şey getirmek için ters dubleks olan evlerinin merdivenlerinden tıpır tıpır iner, çıkardı. Fazıl, o zamanlar yurt dışındaydı. Muhtemelen Almanya’da. Onların konuşmalarına kulak misafiri olmaya çalışır, bir süre sonra uzun uzun baktığım Picasso reprodüksiyonunun karşısındaki koltukta uykuya yenik düşerdim. Gözümün önünden gitmeyen resimlerden biri, soğuk bir kış günü, Cemal Süreya’nın ölüm haberinin geldiği andır. Ahmet amcayla babamın bir trenle cenaze için İstanbul’a gidişleri kalmış aklımda. Gözyaşları arasında. ABC Kitabevi kapandıktan bir süre sonra, Ahmet amca bu defa kendini yazar örgütlenmesine adadı. Alışılmışın dışında olarak merkezi İstanbul’da değil Ankara olan büyük bir hareket başlattı.


gunesin-savurdugu-gunler-arasindan-ahmet-say-253312-1.Gerçekten de 1980 bozgunu sonrasında adeta tabelaya dönüşmüş kimi yazar örgütlerine taş çıkartan bir yapılanmaydı. Hatta bu süreç bir süre sonra İstanbul merkezli yazar örgütlerini de etkiledi, onların toparlanmasına yol açtı. Ne yazık ki, “Edebiyatçılar Derneği”, Ahmet amcadan sonra çok iyi isimlerin başkanlık yapmasına rağmen yarım kalmış bir proje olarak kaldı. Belki de babamların bir gecede ölümünün ardından Ahmet amca bu yapılanmayı hakkıyla sürdürecek yoldaşlarından olmuş, tek başına kalmıştı.

90'lı yılların ikinci yarısından itibaren kendini müzik çalışmalarına adadı. Edebiyattan uzaklaşmasındaki temel etki, Sivas kıyımı ile Edebiyatçılar Derneği’nde başlattığı mücadeleci ruhun eksik kalması mıydı? Bilmiyorum ama o zamana kadar yayımladığı edebiyat eserleriyle, “Kocakurt”tla, “Güneşin Savrulduğu Yerden”le, “İpek Halıya Ters Binen Kedi”yle özgün ve yenilikçi olanın peşine düşerek görevini yerine getirmişti zaten. Keşke yazın alanında çalışmalarını sürdürseydi.

Ahmet Say, biraz da yazdıklarına benzer. Mizah yeteneği uçsuz bucaksız, ironisi bol, eğlentisiyle dolup taşan bir gerilimi sunar hep. “Güneşin Savrulduğu Yerden” kitabındaki aynı adı taşıyan öyküsünde, Goriz köyünden Komil’in zavallı, hastalıkla boğuşan, zayıflıktan neredeyse ölecek atının hikâyesi anlatılır. İlk defa “Bingöl Hikâyeleri” adıyla yayımlanan kitabın ilk öyküsünde yazar, artık ata bakmaktan yorgun düşen, bahar gelince verdiği namus sözünü yerine getirmek zorunda kalan Komil’i anlatırken, okurun bam teline dokunur. At mı zavallıdır? Komil mi? At, belki de alelade bir attır. Komil ise istediği hiçbir şeye kavuşamamış bir antikahraman. Bu nedenle Komil’in yumuşak yüreğiyle acınası hâli ön plandadır. Öykü, finalde sürprizini modern öykünün iç disiplinine uygun bir biçimde yapar. Masalsı bir sonla biter.

Kitapta, müzikal bir izlek vardır. Belki de Ahmet Say bölgede elinde teyp çok sayıda derlemeye, müzik araştırmaya imza attığından… Kitapta her öykünün müzikalitesi farklıdır. Mesela ilk öykünün pastoral havası, usta müzisyen İlhan Baran’a adanan, “Dinleyelim Dağ Başında Figanı”yla sertleşir. Adeta major tonlarda ilerler. Say, Bingöl’ün dağının en tepesinde metan adı verilen yeri, öyle bir anlatır ki, yer yer okur, yerden ve zamandan uzaklaşır: “Demek, onbirinci yüzyılda birgün, Westfalya’nın iri kıyım derebeylerinden Kont d’Estenbach’ın gelip bu metanı görmüş, gidip Ren nehrinin dirsek kıvırdığı o sivri tepenin üstüne şatosunu kondurmuştu.”
Hemen hemen her öyküsünde vurucu, beklenmedik bir son hazırlar, kimi zaman alegorik, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman da acıtıcı!

Öykülerinde olduğu gibi romanı “Kocakurt”ta da “anlatıcı” vardır. Dolayısıyla, “ben”i daha ayrıntılı ele alır. Toplumsal yapıyı somut bir biçimde sunarken, herşeyi doğal akışıyla sağlar. Wilde’ın, “hayat, sanatı taklit eder,” sözüyle bütünleşir adeta. “İpek Halıya Ters Binen Kedi” adlı kitabında ise, anlatısını romanda/ uzun hikaye olan novellada çok kullanılmayan “epik” bir yaklaşımla oluşturur. Lucas’tan el alarak şöyle bir ayrıma gidersek; “roman arayış, epik buluştur. Roman aşkın, epik içkin. Roman iç dünyaya yolculuktur, epik dış dünyaya... Roman istikrarsız, epik istikrarlı. Roman oyunun dışında bir yerde, epik oyunun içinde. Roman bilinmezlikle örer kurmacayı, epik doğrularıyla. Kısacası roman gerçekliği eğip bükmeye hazırken epik mevcut gerçekliğin içinde oluşturur yazı dünyasını.” İşsiz kalmış bir kedinin eğlenceli, duvar yazılarıyla ve bildirilerle örülü (bunlar yabancılaştırma unsuru olarak kullanılmıştır) dünyasını görürüz önce. Bakliyatçı dükkanına giren kedi, bu defa ticaretin ne olduğunu öğretir. İşte bu noktada kapitalizmin kendi doğrularıyla karşılaşırız. Süreçte kedi uzmanlaşmış bir “ticaret erbabı” yani “ticaret sahtekârı” olup çıkar. İşte metnin iç istikrarı buradadır. Ancak işin içine başka ticari oyunlar girince, iş ahlakı tartışılmaya başlar. Kadı devreye girer. Yargılama sürecinde iş duygusallaştırılmadan realize edilir. En sonunda ticaret erbabı ile yargı uzlaşır.

Ahmet amca, sonraki dönemde anılar derlemesi olan “Ağaçlar Çiçeklerdeydi” ile çıktı okurun karşısında. Kitap yeni yayımlandığı aralıkta bir öğleden sonra onun Almanya dönemini uzun uzun konuşmuştuk. Orada eğitim görürken Adorno’nun seminerlerine katıldığı yılları, sosyalistlerin yeraltı örgütlenmesini, faşizmin baskısını ve tabi ki kadınları.

Bir süre önce, yeni kitabı “İnsanoğlu İnsanlar”ı ulaştırmak için aradığında, “etrafımızda o kadar çok hayvanoğlu hayvan var ki, onlardan sıyrılıp insanoğlu insanları yazdım. Her biri gerçek insandı. Adam gibi adamdı. Baban da var kitapta” demişti. “İnsanoğlu İnsanlar”da yazmış olduğu porteler, Nâzım Hikmet’le başlıyor, büyük şairle olan tek anısı ve Nâzım’ın ona memleketinde mücadele etmesi övüdüyle başlıyor. Hemen ardından da, Halit Çelenk’ten Ruhi Su’ya, Yaşar Kemal’den Enver Gökçe’ye, Gülten Akın’a toplam kırk altı isme bakışı yer alıyor.

Ahmet Say da “insanoğlu insanlar”ın bir parçası. Onuruyla, erdemiyle, savaşımıyla…