Gurur ve Çomar
15.04.2018 11:21 BİRGÜN PAZAR
İşçi değil kul olduk şimdi, gurur kalmadı... Emekten kaynaklanan taş gibi gururumuzu Allah’a, millete, öndere; bakkala girdiğinde tedavülde olmayan ne kadar şey varsa ona havale ettik

Murat Uyurkulak - Yazar

Gurur duymak zor iş. Çünkü hayat zor. Kendinden gurur duymak... Kardeşinden, arkadaşından, yoldaşından, sevgilinden gurur duymak... Hayatı bir gurur hikâyesi olarak yaşamak... Eyvallahsız olmak... Son nefesin mirasını malla mülkle değil, şerefle, insanlıkla, iyilikle bırakmak. Oh diye! Mutlu bir son nefes. Ara ki bulasın...

Yılmaz Güney en dipteyken en gururlu olan insanları anlatırdı. Yoksulluğun bataklığıyla aynı halden kaynaklanan yıkılmazlığı, yılmazlığı... Gözünü kırpmazdı, tavizsizdi, bilirdi neyin ne olduğunu. Her büyük hikâyenin içinde büyük zulümler de olduğunu... Çamurdan çıkarırdı “umudunu”... Kendine güveniyordu; inancına, kuracağı hayata, yıkacağı hayata, yıkma sebeplerine... O yüzden çok iyi tanıyordu anlattığı insanları.

Bu vaziyete sınıfsal izahlar bulmakla geçti ömürler... Niyeyse... Oysa çok belliydi: Boktan yoksul hayatlarımızın müsebbibi ağalardı, şıhlardı, zenginlerdi, neyse artık... Hepimiz biliyorduk, değişik dozlarda, değişik zamanlarda uyuşturuyorlardı bizi, kandırıyorlardı. İtiraz ediyorduk, isyan ediyorduk. Bazen yeniyorduk, çokça yeniliyorduk. Arayan bulur... Artık kimin inancı, kuvveti ve yaşı neye, ne kadar yetiyorsa...

İşçi değil kul olduk şimdi, gurur kalmadı... Emekten kaynaklanan taş gibi gururumuzu Allah’a, millete, öndere; bakkala girdiğinde tedavülde olmayan ne kadar şey varsa ona havale ettik... Havaya bakıyoruz şimdi sürekli, dağlara, belki “şehitlerden” bir hikmet iner diye... Onlar bize yeni bir hayat vermek için öldüler diye diye... Yeni hayat yok, mezarlar hiçbir şeyi değiştirmeyecek, onlar öldüler, biz yaşıyoruz, o kadar, hayatı her zaman olduğu gibi, yaşayanlar değiştirecek.

Babaannem rahmetli, bilge kadındı, medyumluk da vardı, falcılık da... Ona bir şey aldırmak, tüketim çarkına sokmak için yeni bir kurtuluş savaşı vermeniz gerekirdi, öyle ketum ve güçlüydü... 2007’de sona eren ömrünü bir tanecik elektrik sobası, bir kanepe ve iki tencere tava ile tamamladı. Derdi ki, oğlum bu dünya değişmez... Derdim ki, babaanne değişir ya, niye değişmesin... Derdi ki, değişsin, ama değişirken çok uzağa gitme sen, yamacımda ol.

Tabii ki babaannem bunları demedi, bunları söyleyecek “takati” olmadı hiç... Ama bütün hayatı eminim ki bu umutla geçti. Ölene kadar... Şahidim. Öldükten sonra evinde bulduğumuz kâğıt parçalarından biliyorum... Şarkılardan apardığı bazı aşk dizeleri yazmıştı, bitirmeyi galiba başardığı ilkokulda ona öğretilen el yazısıyla.

Babaannem değil, ama bir başkasının babaannesi şunu demişti bana: Oğlum, darbe olduğunda devrimciler bize küstü, onları koruyamadık diye, biz de devrimcilere küstük, evlatlarımızı koruyamadılar diye.
Bu küskünlük ağır bir küskünlük.

Yanlış bir küskünlük.

“Çomarlar” geziniyor kıyısında o küskünlüğün.

Kimse önündeki çayı nasıl içeceğini bilmiyor.

Nereye gideceğini, ne yapacağını, elini kolunu nereye koyacağını, nereye bakacağını.
“Çomar” orda halbuki.

Senin baban, benim anam, öbürkünün ninesi, burdakinin dedesi.
Vaktiyle nasılsa öyle...

Bir an, sadece bir an başa dönelim, dönüp de öyle başlayalım.