Ha Samsun, ha Uludere
KADİR CANGIZBAY KADİR CANGIZBAY

Bayraktar: Galatasaray stadı açılırken, Galatasaraylıları aşağılayan Erdoğan amigosu. Sonra efendisi kendisini bakan yaptı. Van depreminden sonra buyurdu “bundan sonra deprem olmaz” diye bakan olarak: Bayram otelinde onlarca can gitti. Trabzon’da, ‘ince ayar’dan söz etti, kupayı esas sahiplerinden çalma konusunda; Sulukulelileri tehcirde de yine baş rolde; Samsun’daki TOKİ cinayetlerinden sonra da “bizde hata yok” diyor; ki, aslında TOKİ’nin doğrudan ve tek patronu olan ‘reis’ine siperlik ediyor.

60 metrelik dere yatağını 20 metreye indiren kim; yaptırdığı setler ilk yağmurda patlayan kim; daha bir yıllık köprüleri sele kapılanlar kim/kimler? Daha şimdiden başladılar “acıları istismar etmeyin” demeye; bir iki gün sonra da patronları çıkar herkesi paylar, herkese hakaret eder; Kıılıçdaroğlu’nun cinayet mahalline gitmesini Esad’la ittifakına bağlar…; sonuçta da lafı, ‘ölenlerin çoğu da zaten kapıcı çocuklarıymış’a getirip noktayı kor: Erdoğan, gelen asker-subay cenazelerinin artması üzerine, “askerlik yangelip yatma yeri değildir” diyebilmiş biridir.

Adalet Bakanıymış, 13 kişiyi diri diri yaktırdı, tınmıyor; ihmali olan varsa araştıracakmış. Ya Kayseri’de cezaevi aracı içinde yine diri diri yaktıkları beş tutuklu. Adam yakma bunların özel uzmanlık alanı: Aynı familyadan eski Adalet Bakanı Şevket Kazan da Madımak canilerinin avukatlığını üslenmişti.

Esas cinayet, kürtajmış, sezaryenmiş: Uludere canileri aramızda gezememeli, her gün tekrar tekrar bizlere hakaret edememeli.

Suriye BİZden özür dilemeliymiş: O uçağı oraya, insanlara işte bu lafı söyletebilmek için gönderdiler; düşürülsün diye. Erdoğan kendi şahsî meselesini ulusal davaya bir türlü dönüştürememişti; bir de Nato’yu işin içine çekememişti; ki, bir süre önce denedi, Suriye tarafından gelen bir kurşun sınırdaki kamp sakinlerinden birini yaralayınca ciddî ciddî çığırdı 5. Madde işletilmelidir diye; ama, ciddîye alan olmadı. İki üç yıl önce de, Afganistan’daki türden bir koalisyon gelsin Kandil’e müdahale etsin diyordu; ki, o da olmadı.

Erdoğan’ın Suriye politikası millî değil şahsî: Kendisi değil mi ki, kendi kendisini BOP’un eş başkanı ilân eden. Aslında, insanın gerçekten öyle olsa bile itiraf edemeyeceği bir durum bu; “biliyor musunuz, ben Matild Manukyan’ın gizli ortağıydım; ona bizim mahalleden, konudan komşudan, hatta akrabalarımdan epey bir sermaye temin ettim” demek gibi bir şey. Ancak bu politika sadece şahsî, dolayısıyla gayrı-millî değil, aynı zamanda anti-millî; yani, Türkiye’nin siyasal bütünlüğünü de dinamitliyor: Hüseyin Çelik demedi mi ki, Kılıçdaroğlu Esad’ı destekliyor; zira aralarında mezhep bağı var diye. Bu açıktan açığa Alevîleri gayri-millî ilân etmek ve savaş ortamına yakın olduğumuz ölçüde de onları topyekûn hain konumuna yerleştirip hedef göstermek; kısacası, iç savaş kışkırtıcılığı ve en âlâsından bir nefret suçu ve laikliğe aykırı.

Başbakan da zaten gerek içeride, gerek dışarıda mezhep ayırımcılığını ve din temelinde kutuplaşma, bloklaşma ve savaşmayı kışkırtıyor: Kılıçdaroğlu’nın şahsında Alevîliği defalarca yuhalattı miting meydanlarında; daha sonra kendisine oy vermeyen herkesi Zerdüşt ilân edip şeytanlaştırmanın peşine düştü.

Her şeyden önce, o dinin mensuplarına Zerdüşt değil, zerdüştî denir; ama, ne gam; başbakan “ben SANA sen demiyorum” demiş adam; üstelik, derdi mantıklı bir önerme ortaya koymak değil, inançlar üzerinden nefret saçmak, ilelebet çoğunluğu oluşturacağını sandığı kendi saflarını sıkılaştırmak üzere.

‘Aydınlanma’ görmemiş arkaik bir zihniyetin ‘insan’ kavramına ulaşıp ‘vatandaş’ temelinde bir siyaset üretmesi tabiî ki mümkün değil; işte o yüzden de tam bir savaş hukuku uyguluyorlar ülke içinde; zira, diyelim Asmalı Mescid’de üzerine masa atılmış kaldırım parçasını bile ‘dar-ül harp’, yani kendisi fethedilirken sakinleri de ‘zimmî’ (fethedenin üzerine zimmetlenmiş emanet mal) konumuna indirgenecek düşman toprağı addediyorlar.

Evet, Suriye bir diktatörlük, Esad orantısızgüce de başvuruyor; ancak Erdoğan rejimi, tam bir terör rejimi; ‘terörle mücadele’ adına kimin ne zaman evinin basılıp neyle suçlanarak ne kadar süreyle içeri atılıp orada tutulacağını bilemediği, hele ki açıktan muhalif siyasîlere ancak ve ancak bir işgal kuvvetinin davranacağı gibi davranılıp seçilmişliklerinin hiçe sayıldığı, dolayısıyla kendilerini seçenlerin de fiilen vatandaşlıktan düşürülüp kendi topraklarında esir alındığı.