Haftanın Öyküsü: Ardında rüzgâr çözen atlar
30.04.2017 12:04 BİRGÜN PAZAR
Aradan yıllar geçip de bahçemiz çok katlı yeni binalar arasında inci gibi dururken rantçıların gözü de bahçemizde kaldı. Kocaman bir site yapmak için bizim evi de mutlaka almaları gerekliydi

Can Binali Aydın - [email protected]

Bayramın ilk günü, sabah. Ceplerim mahalleden topladığım şekerlerle dolu. ‘’Bobi gâh gâh gâh,’’ diye bahçe kapısından kan ter içinde içeri girdiğimde dedem neredeyse ayaklarını kıracak kadar esnetip meşe ağacına dayadığı plastik sandalyesinden doğrularak sordu:

-Ulen Cavit nerden buldun len bu iti?
-Dere yolunda peşimi takıldı dede.
-Adı neymiş bakem?
-Bobi.
-Len oğlum bayram günü gelen Bobi mi olurmuş. Bayram olsun, Bayram.
-Olmaz dede, Bobi dedik bi’ kere.
-Tamam len o zaman Bayram Bobi olsun bari.

Böylelikle üç kuşak bir arada yaşayan ailemizin en küçük ferdi Bayram Bobi katılmıştı aramıza. Yalnız bahçeye alınmakla kalmamış, gerçek bir ferdi olmuştu evimizin. Öyle ki Rüstem dede yemeklerden sonra masada kalan ne varsa Bobi’nin yuvasının yanındaki küçük mavi leğene dolduruyor, böylece Bobi’yi üç öğün buyur ediyordu soframıza. Bazen kuru fasulye pilav, bazen de İzmir köfte oluyordu öğününde. İlk başlarda ‘’Yemez dede, yemez,’’ diye çok diretmiştik fakat her seferinde ‘’Biz yiyoz ya oğlum, o niye yemiycekmiş,’’ diye susturuyordu bizi. Evimiz kentin ortasında inşaatlara direnebilmiş, bahçesinde çoğumuzdan yaşlı meyve ağaçlarının olduğu ender evlerdendi. Bizim dışımızdaki neredeyse her bina kentsel dönüşüme girmiş, neredeyse kuş yuvalarına bile ‘’proje alanı’’ yazmışlardı. Önünden geçenler turist gibi fotoğrafını çekiyordu bahçemizin; en çok da kamyon lastiğinden yaptığı salıncakta dinlenirken dedemi, salınan tavuklarını, horozunu. ‘’Artist miyiz yavrum çekiveriyonuz,’’ diye çıkışıp insanları içeri davet ettiği de çoktur. Çoktur, karadutun elde mor lekeler bıraktığını bahçemizde öğrenen.

Aradan yıllar geçip de bahçemiz çok katlı yeni binalar arasında inci gibi dururken rantçıların gözü de bahçemizde kaldı.

Kocaman bir site yapmak için bizim evi de mutlaka almaları gerekliydi. Dedem bir akşam yemeğinde vasiyet etmişti.

Düğünler, cenazeler gördüğümüz bu hanede dalımızdan kiraz bile vermeyecektik onlara. Dedem her gece yatmadan Bobi’yi dışarı salıyor, gece boyu sokaklarda gezen hayvan gün ağarmadan bahçeye dönüyordu. Bir sabah uyandığımızda Bobi bahçede yoktu. Dedemim yüzü kötü bir haber almış gibi bembeyaz olmuştu. Köyden biliyordu çünkü köpek eve dönmediyse ya kurt boğmuştur ya başına hal gelmiştir. Şapkasını takıp bir şey demeden çıktı. İki sokak ötede kaldırım dibinde bulduk Bayram Bobi’yi, araba çarpmış orada can vermişti. Dedem kaldırım dibine oturdu babam gelene kadar kalkmadı, konuşmadı. Kamyonetle eve dönerken dedem kasada, Bobi’nin yanında geldi. Teki nefes alan iki cenazeydiler. ‘’Bayram, Bayram...’’ diye seviyordu can arkadaşının beyaz göğsünü.

Sonra bir gece yarısı evin arkasındaki kömürlük yandı. Konu komşu zor söndürdük de sıçramadı eve. Daha bunu atlatmadan babamı yıllardır çalıştığı fabrikadan attılar. Sonra ablamı sık sık alıkoymaya başladılar okulda öğrenci olaylarına karışıyormuş diye. Dedem bu sıkıntıları evi almak isteyen müteahhitin çıkardığını biliyor ve bu yüzden bize karşı mahcup oluyordu. Fakat onlara teslim olmanın acısındansa bize mahcup olmayı yeğliyordu. Sonunda kahretti dedem. Bir sabah kalın kehribar tespihi ve yaz kış kafasından çıkarmadığı kasketiyle çıktı gitti. Nereye, kime gitti, ölü mü sağ mı haberimiz yok. Sorup soruşturmadığımız yer kalmadı. Karamsarlığın karabulutları evimizi sarmış, umudumuz yalancı bahara kanmış çiçekler gibi dalında kurumuştu. Evimiz dağılmak üzereyken babam taşınma kararı aldı. Böylece hem baskıdan kurtulacak hem de diz çökmemiş olacaktık. Tüm eşyayı bir kamyona yükledik. Bir evde üç kuşak biriktirdiğimiz anımızı, sevincimizi, acımızı kamyona yüklemiş götürüyorduk işte. Bu zorunlu göçtü, iç göçtü, içe göçtü.

Babam bahçe kapısının asma kilidini takıp geride bir şey kaldı mı diye şöyle bir kontrol ederken bir ses geldi: ‘’Nereye gidiyonuz len eşek sıpaları, piyango mu vurdu!’’ İhtiyacımız olan insan, ihtiyacımız olan sözle gelmişti. Dedem kucağında yavru bir köpekle heybetli bir dağ gibi kamyonun önünde duruyordu. Minik, günlerce şantiyelerde, terkedilmiş fabrikalarda kalmış, tek insanla konuşmamış dedemi bir sabah yüzünü yalayarak uyandırmıştı. Böylece dedem, Bobi’nin ölümünden sonra küstüğü hayata yeniden bağlanmıştı. Köpek dedeme habersiz gelmiş, kaderini onunkine bağlamıştı. Dedemin gelmesiyle her şey değişti. Eşyayı çözdük indirdik. Çiçekler solmuş, tavuklar zayıflamış diye de bir güzel azar işittik. Bir canla kaybettiğimiz her şeyi, yeni gelen canla yerine koymuştuk. Yaprakları süpürdük, tavuklar yeniden kümeslerinde.

Dedem ağaçları dallarına kadar kireçle boyadı. Babam yeni bir iş buldu, ablam peşindekileri yıldırdı. Sonra anladık ki ‘’Bulaşıcı cesaret’’.