Haftanın Öyküsü: Basma donlu mavi fil
18.12.2016 12:26 BİRGÜN PAZAR
Hazırlıklar tamamlanmak üzereydi. Toplanmak ne zormuş. Hep eksik bir şey kalıyordu, kenarda köşede unutulan… Anılar kolilere sığmıyordu, gözleri sürekli etrafı tarasa da o “eksik şey” bulunamıyordu

SİBEL ÖZ

Ev taşıyorlardı. Onca yıl sonra, doğdukları evi, ömürlerinin ezasına, cefasına, neşesine tanıklık etmiş olan evlerini satıp, mahalleden kurtulmaktı dertleri. Mahalle; dost yüzü, sabah selamı, evlerden taşan sabun kokusu, sokaklar dolusu çocuk sesi, yorgancısı, baharatçısı, yufkacısı, berberi… Mahalle; tanıdık, çok kalabalık. Mahalle; evlerden taşan bıçak ucu söz, sokaklar dolusu kıyıcı bakış, berberin sırıtması, baharatçının her fırsatta terslemesi, yufkacının ellemeye çalışması, yüz vermeyince açık açık, yüzüne karşı, ana avrat… Mahalle; kapalı devre kötülük…

Evi taşıyorlardı
Başka bir semte, mahalle olmayan, köksüz, kimliksiz, herkesin herkese yabancı olduğu, uzak bir yere… Bakışlar, sözler, eller uzak olsun diye. Hikayelerini de kapı eşiğinde bırakıp, hikâyesiz bir yere. “Normal bir çocuktu küçükken. Nasıl… Nasıl?” Bilcümle soruları, sırtında gezinen gözleri, arkasından uzanan kahkahaları, kıkırdamaları, hepsini bırakıp… Teyze, boşanmış teyzenin kıpır kıpır küçük kızı, anne ve oğul…

Ev, ne zamandır ev değildi. Sığınaktı; gizlendikleri, saklandıkları bir barınaktı. Çocukluklarının ve gençliklerinin üzerine kapanmış bir sondu; titriyorlardı yaz kış. Dışarıyı dışarıda bırakamıyorlardı nicedir. Başkaları yüzünden birbirlerine saldırıyorlar, “normal” olabilmek için herkes gibi davrandıkça, yokmuş gibi yaptıkları her şey yeniden ve yeniden hayatlarına boca ediliyordu.
Hazırlıklar tamamlanmak üzereydi. Toplanmak ne zormuş. Hep eksik bir şey kalıyordu, kenarda köşede unutulan… Anılar kolilere sığmıyordu, gözleri sürekli etrafı tarasa da o “eksik şey” bulunamıyordu. Oğlan, annesinin uyarısıyla, toplanmış kolilere konmayan bir şey var mı diye köşe bucağa son bir kez bakmak istedi. O sırada beş yaşlarındaki yaramaz yeğen peşine takıldı. Onun için her yer oyun alanıydı. Son günlerde ev halkının yaşadığı endişeli telaş, onu evin dağınıklığını fırsat bilip yeni oyunlar bulmaya itiyordu. Haliyle çocuklar dağınıklık severdi. İki katlı mütevazı evin merdiven altına girip kapıyı kapattı. Az sonra küçük bir sevinç çığlığı merdiven altından, eşyaları toplanmış evin duvarlarına doğru çarpıp yankılandı. Anne ve teyze koşturdular küçüğe doğru merakla. Elinde küçük bir çıkın haline getirilmiş eski bir poşetle çıkıverdi küçük kız. “Aaa, kimin bu oyuncaklar?” Teyze ve annenin merakla açılmış gözleri, şaşkınlıkla karışık utanca boğuldu. Anne toparlanıp müdahale etti hemen; “Tamam, ver bakayım onları. Bizim değil onlar. Oldukları yerde kalsınlar.” Küçük kızı ikna etmek ne mümkün; “Hayır, bırakmam, Ben buldum onları, benim onlar!” diye tepinmeye başladı.

Bir poşete bağlanıp merdiven altındaki boşluğun en dibine atılmış olan oyuncaklar, hikâyelerinin başlangıcıydı belki de. Korkuları, boşlukta büyüyen ve onları yutan bir canavara dönüşmeden önceki zamanların iziydi o bez bebekler. Basma donlu mavi fil, kolu kopmuş bir bez bebek ve yoluk saçları toz içinde bir diğeri. Her şeyin suçlusu onlardı.

“Ver onları, onlar benim!” dedi oğlan. Sesi boşlukta yankılandı. Yirmi yıl öncesinden bölük pörçük birkaç anı kırıntısıyla basma donlu mavi fili hatırlıyordu mesela. Kayıp oyuncakları hemen unuttuğunu sanmıştı oysa annesi ve teyzesi. Her şey kolay olacak gibiydi. Kavanozun kapağı açılmayacak, güvenli anılar dolabında saklanacaktı. Oysa hiçbir şey kolay olmadı. Poşete konulup merdiven altına atılan bebeklerden sonra Süpermenler, dinozorlarla bile evcilik oynadı. Bu kez gizlice…

“Benim bebeklerim!” Baktı annesiyle teyzesinin gözlerine. Eski bir suçu, belki de şimdiye kadar ona karşı işlenmiş suçların en masumu ve bu yüzden en büyüğü olan suçlarını yüzlerine vurmayacaktı, hayır! Sadece acı vardı yüreğinde, kırık cam parçaları gibi hayatına kesikler atan, kanatan anılar… Çocukluğunu yeterince “temiz” görmeyen en yakınlarının, kestikleri cezalar… Demek ki, kendisinden önce bez bebekler ve mavi fil sürgüne gönderilmişti çocukluğundan. Şimdi kendisi de sürgüne gidecekti. Mahallesi, pamuk bir koza değildi belki. Ama bilinendi, tanıdıktı. Herkesin olduğu kadar, onundu da. Kaçan, gönderilen, gitmek zorunda kalan o olacaktı her seferinde.

Bebeklerini göğsüne bastırıp eski ahşap merdivenin basamağına çöktü. Geçmiş zamanları düşündü, çocukluğunu, rutubet, küf ve anı kokan evlerini… Kamyon gelmişti. Korna çalıyordu, daracık sokakta fazla duramayacağı belliydi. Bastıkça bastı kornaya.
Kapıya dayanmış kamyon, bir yolcu eksik gitti gideceği yere. Basma donlu mavi fil evi terk etmedi.

İllüstrasyon: TUBA ŞAHİNTÜRK